Mesut's profile TRUVALI HEKTORPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
TRUVALI HEKTOR Hektor, eski Yunan mitolojisinde tarihin gördüğü ilk ve gerçek kahramandır. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Public folders ![]() BELGE ÖRNEKLERİ
![]() ESKİ İSTANBUL
![]() I AM FROM TURKEY
![]() KADININ YÜZÜ ÖNEMLİDİR VE GİZLİ KALAN YÖNÜNÜ GÖSTERİR
![]() KAĞNILARIN ÜZERİNDE
![]() KONT-GERİLLA
![]() LOAD LEADER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN FUNERAL CEREMONY
![]() LÜTFEN BAKIN
![]() 03 Şubat
![]() 08 Ekim
![]() 08 Kasım
![]() 09 Şubat
![]() 10 Mart
![]() 10 Mayıs
![]() 11 Aralık
![]() 14 Ekim
![]() 20 Aralık
![]() 21 Eylül
![]() 21 Haziran
![]() 23 Kasım
![]() 23 Kasım
![]() 24 Ekim
![]() 24 Kasım
![]() 24 Mart
![]() 24 Temmuz
![]() 25 Ağustos
![]() 30 Mayıs
![]() BELEDİYECİLİK KATLİAMI
![]() DOĞA VE İNSANIN AHENGİ
![]() DÜNYA EĞLENCE YERİDİR
![]() Enjoy LIFE is BEAUTIFUL here to REMEMBER all of us know what you're having TWO PEOPLE are
![]() FOTOĞRAF SANATI
![]() FOTOĞRAFLAR BİRER SOYUT AYNADIR
![]() fotoğrafzen
![]() Ortak
![]() ssss
![]() the worst war russia-georgia
![]() TŞEKKÜRLER NİHAN GENER
![]() UMUT YİTİRİLMEYECEK BİR KAVRAMDIR
![]() UNUTULMAZ KAHRAMANALAR
![]() xxx
![]() Yeni albüm
![]() Yeni albüm (2)
![]() Yeni albüm (3)
![]() Yeni albüm (4)
![]() Yeni albüm (5)
![]() Yeni albüm (6)
![]() Yeni albüm (7)
![]() Yeni albüm (8)
![]() Yeni klasör
![]() Yeni klasör (2)
![]() Yeni klasör (4)
![]() Yeni klasör (6)
![]() Yeni klasör (8)
![]() Yeni klasör (9)
LÜTFEN OKUYUN
TİYATRO METİNLERİ
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
LÜTFEN OKUYUN
Nazım Hikmet ve tablolarıNazım'ın Bilinmeyen Tablosu (alıntı)
Nâzım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nde yaptığı tablo gün ışığına çıktı. 01 Ekim 2008 / 10:06 ![]() Portre, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda da adı geçen, Nâzım’ın mahpus arkadaşı Sarı Seyfettin’e ait Geçtiğimiz aylarda dünyaca ünlü şairimiz Nâzım Hikmet’in bilinmeyen bir şiiri ve yarım kalmış üç roman taslağı bulunmuştu. Eşi Pirâye’nin arşivinde bulunan bu eserler hepimizi heyecanlandırmış ve merak içinde bırakmıştı. Bu kez onun 5 Aralık 1940-8 Nisan 1950 yılları arasında kesintisiz olarak yaklaşık 10 yıl hapis yattığı Bursa Cezaevi’nde yaptığı, daha önce gün ışığına çıkmamış, tuval üzerine yağlıboya bir tablosun u ortaya çıkarmanın mutluluğunu yaşıyorum. ![]() Bir Usta ozan Nâzım Hikmet’in 1942 yılında kendi elleriyle yaptığı bu tablonun diğerlerinden önemli bir farkı var: Bu tablodaki portre ünlü şairin “Memleketimden İnsan Manzaraları” eserinde adı geçen o yılların İnegöl Güneykestane (Çerkez) Köyü Muhtarı Sarı Seyfettin’e ait... ... Eskişehirli arabacı Selim: ‘- Nafiledir Alaman’ın encamı’, diyordu, ‘nasıl olsa bir yerde devrilip kalacak. Eli bıçaklı, vuran kıran adamın sonu Ya köpek ölümüdür, ya pezevenklik Yahut da mahalle bekçiliği’. İtiraz etti Sarı Seyfettin (Çerkez köyünün muhtarı): ‘- Bilemem Alamanları Ama vurucu olan pezevenk olmaz’. Arabacı Selim haykırdı adeta: ‘- Beter olur’. (1) Türk şiirinin en büyük ozanlarından Nazım Hikmet’in yeni bir şiiri bulundu. Eşi Piraye’nin arşivinden “Dört Güvercin” adlı şiiri
geldi dört güvercin suda yıkanmak için. Su mahpusane yalağındaydı. ve güneş, güvercinlerin gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı. girdi dört güvercin yıkanmak için suyun içine. ve kederli toprakta dört insan baktı dört güvercine. Güvercinler hep beraber güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında uçabilirler. Durdurmaz onları demir ve duvar. güvercinlerin yumuşak kanatları var. Ve kanatlar Şimdi burda, şimdi damın üzerinde. İnsanların kanatları yok İnsanların kanatları yüreklerinde. Dört güvercin güneşe varmak için yıkandı, uçtu sudan... Otoportre, Tuval üzerine yağlıboya, 18 x 22 cm
![]() Otoportre, Kâğıt üzerine kara kalem ![]() Bursa Cezaevinde, Kontrplak üzerine yağlıboya, Bursa, 1946, 67 x 49 cm ![]() Otoportre, İstanbul, 1939, Kâğıt üzerine pastel, 30 x 38 cm
![]() PİRAYE'NİN PORTRELERİ "Zevcem, ruhurevanım Hatice Pirayende", Çankırı, 1940, Kâğıt üzerine pastel, 17 x 25 cm ![]() Çankırı, 1940, Kâğıt üzerine pastel, 25 x 36 cm ![]() Piraye, Çankırı, 1940, Kâğıt üzerine pastel, 17 x 25 cm
![]() Piraye,Çankırı, 1940, Kâğıt üzerine pastel, 11 x 16 cm ![]() Piraye, Çankırı, 1941, Tuval üzerine yağliboya, 31 x 44 cm ![]() ____________ ______
Çankırı Hapishanesi, 1940, Karton üzerine pastel, 30 x 19 cm
![]() Kalaycı Dükkanı, 1940, Karton üzerine pastel, 35 x 25 cm ![]() Bursa, 1941, Tuval üzerine yağlıboya, 28 x 25 cm ![]() ____________ ______ Nâzım resim yapmaya annesine özenerek başlamış olmalı. Celile Hanımın ressamlığı varlıklı bir kadının oyalanmak için seçtiği bir hobi değil, bir tutkuydu. Ressam olmak için evini barkını dağıtıp Paris'e gittiği söylenirdi. Kadıköy'de oturduğumuz yıllarda, Nâzım, annem, ben, arada bir ona giderdik. Odaları yaptığı tablolarla doluydu. Evi tam anlamıyla bir ressamın eviydi. Resimden başka bir şey düşünmediği açıktı. Yalnız yaşıyordu, ama her zaman çok süslüydü. Güzelliğe vurgun bir insan olarak anılırdı. Yüzünü aşırı boyadığı için Nâzım kızar, söylenir, "Şimdi hepsini silmezsen, çıkıp gidiyorum," diye kapıya yönelirdi. Celile Hanım boyalarını silmeye yanımızdan ayrılınca, annem, "Nâzım, niye böyle yapıyorsun, o bir ressam, yüzünü de bir tablo gibi boyuyor, niye anlamıyorsun! " diye fısıldardı. Ben de merakla bakınırdım iş nereye varacak diye...Nâzım'ın resim yaptığını ilk Mithat Paşa köşkünde oturduğumuz yıllarda görmüştüm. Ama bunlar yağlıboya ya da pastel resimler değildi. Karakalemle mi, ya da yumuşak bir kurşunkalemle mi, bilmiyorum, evdeki herkesin yandan kafalarını çizmişti. ( Vala Nurettin )Nazım Hikmet ve tabloları “Insanlar onlara ne söylediginizi unutabilirler.
Insanlar onlara ne yaptiginizi da unutabilirler.
Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiginizi asla unutmazlar.” Nâzım Hikmet’in bilinmeyen bir tablosu bir şiiri ve yaptığı resimlerden bazılarından örnekler. BİR KADIN FOTOĞRAFÇI: JULIA MARGARET CAMERON
"The Echo frontal" J.M.Cameron Fotoğraf tarihinin önemlikadınfotoğrafçılarından biri de Julia Margaret Cameron (1815-1879)’dur. İngiliz fotoğrafçı Cameron, 49 yaşında fotoğrafı bir hobi olmaktan çıkartıp, neredeyse takıntı haline getirdiği söylenmektedir. Kızının boş vakitlerini geçirmesi için aldığı bir fotoğraf makinesi ile sanat yaşamına adım atan Cameron, daha sonraki dönemlerde İskoçya ve Londra Fotoğraf Derneklerine üye olmuştur. (The Photographic Societies of London and Scotland)
"Julia Jackson" J.M.Cameron
"Mariana" J.M.Cameron
"Herschel" J.M.Cameron
"Niece Julia" J.M.Cameron
"Julia Jackson" J.M.Cameron
Kuşkusuz 19.yüzyıldan önce dekadınsanatçılar ve yazarlar vardı; fakat bunların birçoğu da tarih yazımında görmezden gelinmiş, atlanmıştır. Sanayi Devrimi’nden sonra modernizmle birlikte Cameron gibi birçokkadınfotoğrafçı etkinliklerde bulunmuş, fotoğraf tarihinin içerisindeki yerlerini almışlardır… Pluto-Bound Science Instrument Renamed for Girl Who Named Ninth PlanetThe student-built science instrument on the New Horizons mission to Pluto has been renamed to honor one of astronomy's most famous students - the "little girl" who named the ninth planet more than 75 years ago. The Student Dust Counter - the first science instrument on a NASA planetary mission to be designed, built and operated by students - will now be known as the Venetia Burney Student Dust Counter, or "Venetia" for short. The tag honors Venetia Burney Phair who at age 11 offered the name "Pluto" for the newly discovered ninth planet in 1930.
"I feel quite astonished, and to have an instrument named after me is an honor," says Venetia Burney Phair, now 87 and living in Epsom, England. "I never dreamt when I was 11, that after all these years, people would still be thinking about this and even sending a probe to Pluto. It's remarkable." "It's fitting that we name an instrument built by students after Mrs. Phair, who was just a grade-school student herself in England when she made her historic suggestion of a name for Pluto," said Dr. Alan Stern, the New Horizons principal investigator, of the Southwest Research Institute, Boulder, CO. "It's also a great honor to recognize Mrs. Phair for her historic, early role in the saga of the ninth planet." The instrument, designed, built and currently operated by students and faculty advisors at the University of Colorado, Boulder, begins full science operations in July after a series of post-launch tests and checkouts. As a mission Education and Public Outreach project, "Venetia" is counting and measuring dust particle impacts on New Horizons along the spacecraft's entire trajectory to produce information on their production, transport and loss and, by inference, the population of comets and other distant colliding bodies that are too small to detect with telescopes. The dust counter could also be used to search for dust in the Pluto system; such dust might be generated by collisions of tiny impactors on Pluto and its moons, Charon, Nix and Hydra. The device combines two major elements: an 18-by-12-inch detector mounted on the outside of the spacecraft, and an electronics box inside the craft that determines the mass and speed of the particles that hit the detector. Because no dust detector has ever flown beyond 18 astronomical units from the Sun (nearly 1.7 billion miles, about the distance from Uranus to the Sun), Venetia's data will give scientists unprecedented measurements of the size and spatial distribution of dust in the outer solar system.
With faculty support, University of Colorado students will also distribute and archive data from the instrument and lead a comprehensive education and outreach effort to bring their results and experiences to classrooms of all grades over the next two decades. For more information on the instrument, visit http://lasp.colorado.edu/sdc/ Kepler Mission Rockets to Space in Search of Other EarthsMarch 11, 2009
“It was a stunning launch,” said Kepler Project Manager James Fanson of NASA’s Jet Propulsion Laboratory. “Our team is thrilled to be a part of something so meaningful to the human race — Kepler will help us understand if our Earth is unique or if others like it are out there.” Engineers acquired a signal from Kepler at 12:11 a.m. Saturday, after it separated from its spent third-stage rocket and entered its final Sun-centered orbit, trailing 950 miles behind Earth. The spacecraft is generating its own power from its solar panels. “Kepler now has the perfect place to watch more than 100,000 stars for signs of planets,” said William Borucki, the mission’s science principal investigator at NASA’s Ames Research Center. Borucki has worked on the mission for 17 years. “Everyone is very excited as our dream becomes a reality. We are on the verge of learning if other Earths are ubiquitous in the galaxy.” Engineers have begun to check Kepler to ensure it is working properly, a process called “commissioning” that will take about 60 days. In about a month or less, NASA will send up commands for Kepler to eject its dust cover and make its first measurements. After another month of calibrating Kepler’s single instrument, a wide-field charge-couple device camera, the telescope will begin to search for planets. The first planets to roll out on the Kepler “assembly line” are expected to be the portly “hot Jupiters” — gas giants that circle close and fast around their stars. NASA’s Hubble and Spitzer space telescopes will be able to follow up with these planets and learn more about their atmospheres. Neptune-sized planets will most likely be found next, followed by rocky ones as small as Earth. The true Earth analogs — Earth-sized planets orbiting stars like our Sun at distances where surface water, and possibly life, could exist — would take at least three years to discover and confirm. Groundbased telescopes also will contribute to the mission by verifying some of the finds. In the end, Kepler will give us our first look at the frequency of Earth-sized planets in our Milky Way galaxy, as well as the frequency of Earth-sized planets that could theoretically be habitable. “Even if we find no planets like Earth, that by itself would be profound. It would indicate that we are probably alone in the galaxy,” said Borucki. For more information, visit Beyhan Özdemir : Aşkolsun Size Çocuklar
Yard.Doç.Dr. A.Beyhan ÖZDEMİR Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölüm Başkanı Web : www.beyhanozdemir.com e-mail : beyhan.ozdemir@deu.edu.tr “O Mahur Beste Çalar Müjgan’la Ben Ağlaşırız” ‘68 öğrenci hareketinin gençlik liderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarının ardından yazılmış Attila İlhan şiiridir. 12 Mart’ın zorlu günlerinde Attila İlhan, İzmir’e gitmek üzere Karşıyaka’dan vapura biner. Vapurdaki radyoda Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildiğinin haberi verilmektedir. Attila İlhan o günü şöyle anlatır “Deniz bulanıktı. Simsiyah alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın çalkantılı. Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra. Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca da bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.”
“Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı Gittiler akşam olmadan ortalık karardı” (6 Mayıs 1972)
Dizede tevriyeli [1] bir kullanım söz konusudur. Bir kadın ismi olan “müjgan” Farsça’da “kirpik” anlamına gelir ve şairin “müjganla ağlaşmaktan” ne söylemek istediği daha iyi anlaşılır. O, “Denizler”e ağlıyordu…
Deniz Gezmiş, 24 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini Sivas’ta, liseyi İstanbul’da okudu. Henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. Kasım 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. 1968’de “Devrimci Hukukçular Örgütü”nü kurdu.
Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968’de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına İÜ Senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı. Öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İstanbul'a gelen 6. Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz’da bu eylemlerden dolayı tutuklandı. Ekim 1968’de eylemlerde birlikte olduğu “Devrimci Öğrenci Birliği”nden arkadaşlarıyla 1 Kasım 1968’de “Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü düzenledi.
31 Mayıs 1969’da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. 10 Haziran 1969’da “üniversiteyi işgal” ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi'nden ihraç edildi. Verdiği bir röportajda “Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri biraraya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.” diyerek üniversiteden ihracına tepki göstermişti.
O mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız O mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız
Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı Gittiler akşam olmadan ortalık karardı
Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara Geceler uzar hazırlık sonbahara.” (6 Mayıs 1972, Attila İlhan)
Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam” ve “Deniz Gezmiş Anlatıyor”, Nihat Behram’ın “Darağacında Üç Fidan”, Oral Çalışlar’ın “Denizler İdama Giderken”, Turhan Feyzioğlu’nun “Bizim Deniz”, Türey Köse’nin “İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı” ve Halit Çelenk’in “İdam Gecesi Anıları” gibi birçok kitap onurlu bir insanın hayatını, inandığı ideoloji için ölüme giden ve ülkesini seven insanların mücadelelerini anlatır. Yazılar, fotoğraflar ve görüntüler birer tarihsel belge niteliğinde, o insanların ve o günlerin birer kanıtı olan belgesel nitelikteki kayıtlardır.
“Bir Portrenin Devrimle Başlayıp İkonla Biten Öyküsü” başlıklı fotoğraf serisi dünyaca ünlü fotoğrafçı Alberto Korda’nın objektifinden “Che” fotoğrafları serisi tüm dünyada bilinen ve çok büyük ilgi gören çalışmalardan birisi olmuştur. Riverside Kaliforniya Üniversitesi’ne bağlı UCR/Kaliforniya Fotoğraf Müzesi tarafından düzenlenen ve İngiltere’deki Victoria ve Albert Müzesi’nin yanı sıra, ABD, İtalya, İspanya, Hollanda ve Portekiz’in önde gelen müzelerinde ziyaretçilerle buluşan “Korda’nın Objektifinden Che” sergisi, Alberto Korda’nın 1960 yılına ait “Guerrillero Heroico” (Kahraman Gerilla) Che Guevara portrelerinden yola çıkmaktadır. Fotoğraf tarihinin en çok kopyalanmış imgesi olarak kabul edilen bu ikon fotoğraf, on yıllardır düzen karşıtı düşünce ve eylemlerin simgesi olmuştur.[2]
Alttan çekilmiş, heykel izlenimi veren bir imge olan “Guerrillero Heroico” (Kahraman Gerilla), Che’nin Küba hükümetinde tarım ekonomisinden endüstri ekonomisine geçişten sorumlu olduğu sırada, 5 Mart 1960 günü yapılan bir toplu cenaze töreninde çekilmişti. Serginin küratörü Trisha Ziff, Alberto Korda’nın çektiği, “Kahraman Gerilla” portresini “Korda, sosyalist gerçekçilik döneminde yaygın görülen, efsaneleştirilmiş kahramanlığın görsel dilini kullanmakla birlikte Che’nin klasik, hatta İsavari duruşunu vurguluyor. Che’nin gizemli bakışında ise hem kararlılık hem de arzu bir arada izleniyor.” şeklinde tanımlamaktadır.
Alberto Korda
“Korda’nın Objektifinden Che” sergisi, otuzun üzerinde ülkede, üretilmiş fotoğraf, afiş, film, ses, giysi ve eşyayı bir araya getiriyor. Çok çeşitli öğelerden oluşan bu koleksiyon, fotoğrafın devrim sırasında ortaya çıkışından günümüze uzanan çizgisini göstermektedir. Sergi, devrimsel içeriğinden çıkıp bir tüketim aracı haline gelen Korda’nın Che’sinin, çok çeşitli uyarlamalarla, hem en ince yorumlara bile direnen, hem de her tür değişime açık bir simgeye dönüşmesini de ortaya koyuyor.[3]
Che Guevera’nın fotoğrafları Kübalı Alberto Diaz Gutiérrez, daha çok Alberto Korda (14 Eylül 1928 - 25 Mayıs 2001) olarak tanınan fotoğrafçı tarafından Küba gazetesi “Revolución” (Devrim) için 1960 yılında fotoğrafçılık yaparken çekilmiştir. Alberto Korda’nın 1960 yılında çektiği “Che” fotoğrafları zamanla bir simge olmuştur. Bu fotoğraf daha sonra ona sorulmaksızın sayısız defa yayımlanmıştır. Ünlü alkol firması “Smirnoff” Che’nin fotoğraflarını izinsiz olarak reklam amacıyla kullanınca Korda, 2000 yılında Smirnoff`a dava açtı. Alberto Korda, dava açma gerekçesini ve Che fotoğrafının kullanımıyla ilgili şöyle demişti: “Che Guevara”nın uğrunda öldüğü görüşleri destekleyen biri olarak, bu fotoğrafın onun anısını yaşatmaya ve dünyadaki sosyal adaleti sağlamaya çalışanların kullanmasına karşı değilim. Fakat alkol gibi ticari nesnelerin reklamını yapmak için Che’nin şöhretini kullananların kategorik olarak karşısındayım.” Korda, bu davadan kazandığı 50.000 doları Küba Sağlık Sistemi’ne bağışlamış ve “Eğer Che yaşasaydı o da aynısını yapardı” demişti. Korda, Küba Devrimi’nden sonra da 10 yıl boyunca Fidel Castro’nun kişisel fotoğrafçılığını yaptı. Daha sonra su altı çekimlerine ilgi duydu. 2001 yılında Paris’te kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.
Birer tarih ve devrim görüntü kayıtları olan Güney Amerika’nın devrimci liderlerinden Che Guevera’nın kült olmuş fotoğraflarına karşılık, 68 öğrenci hareketlerinin simgesi olmuş Deniz Gezmiş fotoğrafları sadece bir haber fotoğrafı olarak kayıtlara geçmiştir. Che fotoğrafları bir tüketim nesnesi haline gelip birçok yerde ticari amaçlarla kullanılırken, Deniz Gezmiş’in az sayıdaki fotoğrafları devrimci ideolojinin bir simgesi haline gelmiştir.
Beyhan ÖZDEMİR Turkey-2
Turkey-1
UYKU NEDİR?
III. GÜNÜMÜZE KADAR GELEN TAKVİM DÜZENLEMELERİEski Yunanlılar, günü güneşin batışından diğer batışına, Romalılar gece yarısından bir sonraki gece yarısına, Babilliler güneşin doğuşundan bir sonraki doğuşuna kadar hesap etmişlerdir. Gün hesabı dünyanın kendi ekseni etrafındaki bir döngüsüne dayanır. Ayın dünyanın etrafındaki döngüsü, 29,5 günde tamamlanır, dolunayla başlayıp bir sonraki dolunaya kadar devam eder. İnsanlar mevsimlerin de döngüsünü ve bir mevsimin tekrarına kadar geçen sürenin 365 gün, 5 saat, 49 dakika (takribi 365.25 gün) olduğunu fark etmişlerdir. On iki ay 354 gün olarak hesaplandığında aylar, mevsimlerin önüne geçer. Mevsimlerdeki kaymalar, hava şartları ve bilhassa buna bağlı olarak tarım; ekin ve hasat zamanını yıllar içerisinde belli bir düzene oturtmak bakımından insanları hayli rahatsız etmiştir. Uyum sağlayabilmek amacıyla bazı yıllara fazladan bir ay eklenmiştir. Yahudiler 19 yılda 7 kere, Yunanlılar ise 8 yılda 3 kere fazla ay eklemişlerdir. Romalıların başlarda Mart ayıyla başlayan 10 aya bölünmüş yılları vardı, daha sonra 2 ay daha ekleyerek bir yılı 355 güne tamamlamışlar fakat gün sayısı az geldiği için zaman zaman ilaveler yapılmış, bu durum da karışıklığa sebebiyet vermiştir. Julius Caesar, bu kargaşayı nispeten önleyebilmek için MÖ 46 yılının 445 gün olduğuna dair emir vermiş ve gelecek yılları 365 güne sabitlemiştir (Julius Caesar’ın Mısırlı astronomlara yaptırdığı bu takvime göre bazı aylar 30, bazı aylar ise 31 gündür. Yıl, Mart ayıyla başlar ve buna göre Şubat, yılın en son ayıdır. July/Julius adını taşıyan Temmuz ayı, 31 gündür. Buna göre en son ay Şubat 29 gün olması gerekirken Caesar’dan sonra hüküm süren Roma İmparatoru Augustus da kendi adını bir aya verir ve Ağustos ayını 30 günden 31 güne çıkarıp Şubatı 29 günden 28’e düşürür.). Esasen dünyanın güneşin etrafındaki yörüngesini tamamlayışı 365 gün, 5 saat, 49 dakika (takribi 365.25 gün) sürdüğüne göre her yıl takribi çeyrek gün kaybedilmiştir. Bunun için Caesar, her dört yılda bir Şubat ayına bir gün eklenmesini emretmiş ve buna artık yıl denmiştir. O zamanlar Şubat ayı 29 günken dört yılda bir 30 gün olmuştur. Bu takvim, Julius Caesar’a atfen, ‘Julian Takvimi’ olarak adlandırılır. Augustus’la, Ağustos ayı 31 güne çıkınca o zamanlar yılın en son ayı olan Şubat 28 güne düşmüş ve dört yılda bir 29 gün olmuştur. Ancak 5 saat 49 dakika tam tamına çeyrek gün etmediği için bu küçük hesap yanlışlığı, birkaç yüzyıl içinde on güne kadar çıkmıştır (her 128 yılda, bir fazla gün). 1582’de Papa Gregory, o yıl Ekim ayında 11 gün düşülmesi gerektiğini söylemiştir. Bu değişiklik, Katolik olmamasından dolayı İngiltere ve Amerika’daki kolonilerinde 1751 yılına kadar uygulanamamış ancak uyum sağlayabilmek amacıyla o tarihte, söz konusu ülkelerde de gerekli gün sayısı düşülmüş ve uyum sağlanmıştır. Böyle bir hatanın tekrarlanmaması amacıyla her dört yılda bir Şubat ayına bir gün eklenip artık yıl olarak hesap edilirken sonu çift sıfırla biten yıllara artık yıl ilave edilmemesine karar verilmiştir. Bu günle ilgili esaslar şöyledir:
Dörde bölünebilir yıllar, artık yıllardır. Yüze bölünebilir yıllar, artık yıl değildir. Dört yüze bölünebilir yıllar, artık yıllardır. Romalılar tarafından Ocak ayına, Kapıların Tanrısı Janus’a ithafen, ‘Januarius’ adı verilmiştir. Latince janua, kapı anlamına gelir. Ocak ayında Janus’a şarap ve yiyecekler sunulurdu. Şubat ayı, geçmişte yılın en son ayıydı ve adı, Latince arınma anlamına gelen Februare’den gelmekteydi. Arınma ayıydı. Mart ayı, Romalılarda Savaş Tanrısı Mars’a ithaf edilmişti. Bu aya ayrıca, lencten monath (uzayan ay) da denilmiştir zira bu ayda günler hızla uzamaya başlar. Nisan ayı, Roma’nın Güzellik Tanrıçası Venüs’ün ayıdır. Bu aya Romulus tarafından 30 gün verildiği söylenir. Daha sonraki kral ona 29 gün vermesine rağmen Caesar, Nisana tekrar 30 gün vermiştir. Bu adın (İngilizce April), Aphrilis (Yunan Güzellik Tanrıçası Aphrodit)’ten geldiği söylenir. Mayıs ayı; ayın ilk günü kurban verdikleri, Atlas ve Pleione’nin yedi kızından biri olan Maia’ya ithaf edilmiştir. Maia, tanrıların habercisi olan Mercury’nin annesidir. Haziran ayı, Jupiter’in karısı Juno’ya atfedilmiştir. Juno evliliğin tanrıçası olduğu için bu ayda evlenmek uğurlu sayılmıştır. Temmuz ayı, başlarda ‘Quintilis’ (beşinci ay) olarak adlandırılmıştır. Bu da yılın o zamanlar Mart ayıyla başladığını göstermektedir. MÖ 44’te Roma İmparatorluğu’nun kurucusu Julius Caesar’a ithafen, ‘Julius’ (İngilizce July) olarak değiştirilmiştir. Ağustos ayı, daha önceleri ‘Sextilis’ (altıncı ay) olarak anılırken Caesar’ın katledilmesinden sonra başa geçen Caius Julius Caesar Oktavianus’a (Agustus Majesteleri) ithafen, hayatının en şanslı gelişmelerinin bu ayda gerçekleşmesi (konsül seçilmesi, düşmanlarına karşı kazandığı zaferle üç defa Roma’ya dönüşü, Mısır’ın Fethi gibi) sebebiyle ‘Augustus’ olarak değiştirilmiştir. Bu ay 30 günken Şubattan bir gün alınarak (Şubat, 29 günken 28 gün olmuştur.) 31 güne çıkarılmıştır. Bu imparatorun zamanında Virgil, Horace, Ovid, Livy gibi Roma’nın en ünlü şair ve yazarları yetişmiştir. Eylül (September), yedinci aydır. Ekimde, Atina’nın 12 mil ötesinde Elensis kentinde, Yunan Tanrıçası Demeter adına bir festival düzenlenirdi. Demeter’in Roma’daki adı, Ceres’ti. Bu tanrıça ekinin ekilmesinin, ziraatın tanrıçasıydı; ekinleri o korurdu. Demeter, Eski Yunancada ‘Toprak Ana’ demekti. Ayrıca, İngilizcedeki cereal (tahıl) kelimesi de Ceres’ten gelmektedir. Kasım ayının 13’ünde Romalılar, Baştanrı Jupiter (Yunan’da Zeus) adına festivaller düzenlerlerdi. O da Olympos Dağı’nın tepesindeki evinden, kızınca yıldırımlar yağdırırdı. Aralık: Roma yılının bu onuncu ayı (Saturnalia)nın 17’sinde Saturn adına büyük bir festival düzenlenirdi.”[44]
İSLAM TAKVİMİ “Bu takvimde ayın başlangıcı, belli bir bölgede dolunayın görülmesiyle başlar. Hava şartlarına ve gözlemcinin görüş hassasiyetine dayanır. Hz. Muhammed’in, ailesi ve inananlarıyla Mekke’den Medine’ye hicret ettiği, ilk ay gözlemine dayalı, ilk dolunaydan başlayan ay; tarihin başlangıç noktası olarak alınır. 639’da II. Halife Ömer-ibn-al-Katip (592-644) tarafından uyarlanmıştır. İslam Takvimi’nde gün, gün batımıyla başlar. İslam Takvimi, değişmez ve kesin bir şekilde ayın dönencesine dayanır. Bu sebepten dolayı her yıl, güneş yılına göre takribi 11 gün kısadır. Ramazan (Ramaddan) ayının ve dinî bayramların tarihleri ayın hareketiyle çok sıkı bağlantılı olarak değişir. İslam Takvimi’nin ekvatora yakın bölgelerde uygulanmasından dolayı yıllar arasındaki mevsimsel farklılaşmalar belirgin olmamıştır. Böylece, diğer bölgelerde hissedilen mevsimsel kaymaların hoş olmayan sonuçlarıyla karşılaşılmamış ve halkın yaşamı etkilenmemiştir. Bu nedenden olmalı ki fazla bir uyarlamaya gerek duyulmamıştır.”[45]
İslam Takviminde Ayların Adları Muharram (Muharrem), Safar (Safer), Rabi’ al- awal (Rebîulevvel), Rabi’al Thaany (Rebîulâhir), Jumaada al-awal (Cemâziyelevvel), Jamaada al-Thaany (Cemâziyelâhir), Rajab (Recep), Sha’baan (Şaban), Ramadan (Ramazan), Shawwal (Şevval), Dhu al-Qi’dah (Zilkâde), Dhu al-Hijjah (Zilhicce).
YAHUDİ TAKVİMİ (Aylar ve Bayramlar) . Tishri: 1-2 Rosh Hashanah (Yahudi Yeni Yılı), 10 Yom Kippur (Telafi Günü), 15-23 Succoth (Çadır Tapınak -Tabernacle- Şöleni). Eski Ahit’te anlatıldığı üzere Museviler, Mısır’dan çıktıktan sonra Rab’bın direktifi ve çok detaylı tarifiyle, taşınabilir bir çadır tapınak yapmışlar, çöldeki göçleri sırasında bu tapınağı ve Ahit Sandığı’nı oradan oraya taşımışlar, hatta tapınağın üzerideki bulut onlara gitmeleri gereken yolu göstermiş, onları konaklama ve tekrar yola koyulma konusunda yönlendirmiştir. Yerleşik toplum olduktan sonra uzun bir müddet sabit bir tapınak inşa etmemişler, I. Krallar Döneminde Rab, Kral Süleyman’a birinci tapınağın detaylı planlarını verip onu inşa etmesini istemiştir. Böylece Kral Süleyman, Hiram Usta’nın da yardımıyla birinci tapınağı inşa ettirmiştir. . Heshvan . Kislev: 25 Hanukkah . Tevet . Shevat . Adar: 14 Purim
. Nisan: 15-22 Pesach . Iyar . Sivan . Tammuz . Av . Elul Yahudi Takvimi, dünyanın Yaratılış Günü göreneğine dayanır ve güneş ile ayın devinimiyle ilişkili olmasına karşın daha çok, ay dönencesine bağımlıdır. Bu takvime göre her ay 29 veya 30 gündür ki bu da ortalama ay devinimi hesabına uymaktadır. On iki ay devinim süresi, toplam 354 gündür ve bir güneş yılından takribi 11 gün daha kısadır. Bu durum, yıl yıl, güneş yılına göre önemli ölçüde gerilemeye neden olur. Buna rağmen Yahudi bayramlarının tarihleri (Gregoryan Takvimi’ne göre) yıl içinde değişmez. Gerilemeyi düzeltmek amacıyla kabaca her üç yılda bir, takvime Adar II ayı ilave edilir; her 19. yılda başka değişiklikler de yapılır. Bütün bu düzenlemelerden sonra Yahudi güneş yılı her yıl için 4 dakika daha azdır, bu da her milenyum için takribi dört buçuk gün geriden takip demektir. Yahudi Takvimi de eskiden aynı İslam Takviminde olduğu gibi ayın hareketinin yakından incelenmesine dayanıyordu (Belki de bu uyarlamanın bir nedeni, yüzyılları kapsayan diasporadaki yaşantıya uyum sağlamaktır.). Takvim hakkındaki tüm kararlar, Kudüs’te ‘Sandherin’ adı verilen yüce mahkemece Sod Haibbur tarafından alınıyordu. Bu komite, hesaplamalarında astronomi alanındaki araştırmaların yanı sıra, meteorolojik ve zirai şartları da hesaba katıyordu. Dinî şartlar yerine getirilirken güneş takvimine de uyarlama yapmak amacıyla ara hesaplar yapılıyordu. 70 yılında ikinci tapınağın yıkılışından sonra bu görev, bölgesel sinagoglara devredildi. Karar mekanizmasının merkeziyetçilikten ayrılması, dinî kutlamaların değişik bölgelerde, değişik zamanlarda yapılmasına yol açtı. Bu da tüm Musevilerin, bayramları aynı zamanda kutlayabilmeleri amacıyla günlerin eklenmesine neden oldu. Örneğin; Nisanda kutlanan Pesach’a sekizinci gün ilave edildi. Bu nedene dayanarak 4. yüzyılda Patriarch Hillel II, takvimde uyarlamalar yaptı. Haftanın sadece 7. gününün Sabbath olarak adı vardır, diğerleri adlandırılmadan ziyade numaralanır. Bir gün 24 eşit saate, her saat, 1080 helek’e (çoğulu halakim) bölünür. Gün, dinî nedenlerden dolayı gün batımıyla biter ve başlar. Takvime dayalı ayarlamalarla Kudüs’te gün, sabah 6.00’da başlar. Buna göre saat 6.00 gece yarısı, öğlen ise 18.00’dir.[46]
IV. SONUÇ Bu araştırmada eski medeniyetlerin uzay-zaman anlayışını çeşitli kültürlerden oluşan geniş bir yelpazede inceleyerek kavramaya, bilimsel bakış açısını da araştırmamıza katmaya çalıştık. Dünyanın çeşitli bölgelerinde hüküm sürmüş geçmiş medeniyetlerde hemen hemen aynı hikâyenin değişik veya çok benzer bir sembolik dille anlatıldığını gördük. Aslında bilim, sanat, inançlar, felsefe birbirinden ayrı değildir; hepsi bir piramidin tepe noktasında birleşir ve aynı gerçeği söyler. Eğer biri diğerine uymuyorsa olgulardan biri yanlış veya eksiktir. Felsefe, sanat, inançlar geçmiş kültürlerin mitolojilerindeki sembolik anlatımlarda mevcuttur. Nesiller boyu süren bu aktarımlarda hikâyelerin uğradığı erozyon ve yanlışlıklar da göz ardı edilmemelidir. Asıl mühim olan; ait oldukları kültürlerin detaylı incelenmesi, daha sonra da bu kültürlerin ve anlatımların karşılaştırmalı incelemeye tabi tutulmasıyla bu sembolik anlatımların mümkün olduğunca doğru deşifre edilmesidir. Yeryüzünde kim bilir bundan önce kaç defa iç içe devirler tekrar etmiş, büyük dönenceler yaşanmış; büyük bilimsel ve teknolojik gelişmeye sahip, medeniyette ilerleme kaydetmiş büyük uluslar dönencelerin sonunda gerilemiş, coğrafi değişikliklerin sonucunda da büyük uluslar küçük kabilelere bölünmüştür. Kabileler birbirleriyle savaşırken ve zaman içinde birleşip yeni medeniyetler kurma yolunda ilerlerken insanlar yaşam mücadelesi içinde geçmiş medeniyetleri, bilim ve teknolojideki gelişmeleri tamamıyla unutmuşlardır. Geriye bazı kırıntılar, tutunabilecekleri, nesilden nesile aktarılan sembolik anlatımlar kalmıştır. İnsanlar da bu anlatımların izini takip ederek onların üzerine yeni medeniyetlerini kurmuşlardır. Bilim ve teknolojideki eski gelişmelere gelince; kabileler hâlinde günlük yaşam mücadelesinin verildiği ara dönemde, teknolojinin gerektirdiği silsileler hâlinde birbirine bağımlı faktörlerin birçoğu ortadan kalktığı (elektrik üretiminin mümkün olamaması, yedek parça olmaması gibi) için bilimsel gelişmelerin kullanımı imkansız hâle gelmiş, insanlar en ilkel şartlarda hayatta kalabilmeyi bile yeterli görmüş ve bunun sonucunda da artık işlevini yitirmiş olan geçmiş bilim ve teknoloji tamamen kaybolmuştur. Yeni medeniyetlerin kurulması aşamasında ise nesilden nesile aktarılan sembolik anlatımlarla kırıntılar hâlinde gelen tinsel bilgi mevcut olmasına karşın bilim ve teknoloji alanında her defasında yeni baştan bir gelişme sürecine girilmiştir. Hatta bazı durumlarda bir önceki dönencedeki medeniyetin izlediği bilimsel yoldan ayrı bir yol izlenmiştir (Eski Mısır Medeniyeti’ni anlatırken J. A. Livraga’nın Teb adlı eserinden yapılan alıntıda, Atlantis’in bugünkü bilimin aksine, enerjiyi maddeye dönüştürdüğünden bahsedilmiştir. Tin ve bilim aslında aynıdır, aynı olgunun değişik yüzleri gibi gözükseler de bir noktada birleşir ve ikisi de Tanrı’nın Yasası’nın içinde yerlerini alırlar. Tanrı’nın Yasası’nın unsurları arasında tam bir mükemmeliyet ve iktidar (omnipotent) mevcuttur, unsurların kendi aralarında ayrılığa düşmeleri söz konusu değildir. Eğer tin ve bilim uyuşmuyorsa ya tin yanlış algılanmış ya da bilim henüz eksiktir. İkisinin de doğruluğunun ispatı, bir diğeriyle uyumlu olup olmamasına bakılarak yapılabilir. Tini anlamak için Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur; zaten mevcut olanı yeniden keşfetmek lüzumsuz olduğu kadar, hata riskini de arttırır. Yunan mitolojisine göre Prometheus, Ölümsüz Demirci Hephaistos’un ocağından ateşi çalıp insanlara vererek onlara yardım etmiş, bunun sonucunda da Kafkas Dağları’nda cezalandırılmış; Zeus’un ölümlü bir kadından olan oğlu ve Hera’ya Tiryns Kralı Eurystheus’un emrettiği (sembolik olarak astrolojiye ilişkin) on iki görevi başarıp ölümsüzleşen Herakles tarafından kurtarılmıştır. Prometheus’un insanlığa verdiği ateş, onu vücudu ve duygularından ibaret zindanından kurtarabilecek “bilinç ışığı”nı temsil etmektedir (Bilinç sorumluluk getirir, artık insanlar kendi kaderlerini inşa ederler, bunun için artık 12 burç gerekli olmuştur.). İnanışa göre kimi insanlar bu bilinç ışığından nasiplerini almışlar, kimileri ise içlerinde saklı kalmış olan bu ışığın hâlâ farkına varamamışlardır. Ta Prometheus’a dayanan ve tanrısallıktan çalınan bilinç ışığı, eski anlatımlarda zaten mevcuttur. Hakikat’i anlayabilmek için kadim anlatımlara başvurmak, onların sembolik anlatımlarını layıkıyla çözebilmek yeterlidir. H. P. Blavatsky’nin söylediği ve gerçekleştirdiği gibi çeşitli çiçekleri, toplayıp demet hâline getirdikten sonra bir vazoya koymak gerekir. Yoksa dünya yüzünde yeni olan, bilinmeyen bir şey yoktur; sadece var olanı ortaya çıkarmak gerekir. İç içe dönenceler ve devirler boyunca insan, ruhsal yolculuğunda yalnızca kendisinin inşa ettiği yolda yürümüş; kimi zaman madde zenginliği içinde, konforlu binalarda, araçlarda, iletişim kolaylıklarıyla yaşamış, kimi zaman ise mağaralarda, ağaç kovuklarında kabileler hâlinde yaşayarak, günlük barınma ve yiyecek ihtiyacını temin etmek amacıyla mücadele ederek ama bütün bunlara, değişen inişli çıkışlı hayat şartlarına rağmen ruhsal olarak daima ileriye giderek evrim yolculuğuna devam etmiştir. Dönencelerde devirler başlar, yükselir ve sona erer. Bilim ve teknikte çok ileriye gitmiş olmak, o toplumdaki insanların illaki ruhsal açıdan da aynı şekilde ilerlemiş olduklarını göstermez (Bu, sadece çağımızın yanılsamasıdır.), bu böyle olabilir veya olmayabilir. Maddi yaşam şartları ve ruhsal evrim tamamıyla birbirinden bağımsızdır; birincisi kanılarımızın geçici kavramı, ikincisi ise ölümsüz olan mutlak gerçekliliktir. Hatta devir geçişlerinin tam olarak senkronize bir şekilde yaşanmadığı dünyamızda kâbileler hâlinde yaşayan, belki de büyük bir medeniyetin arifesinde olan bir topluluk, maddi konfor içinde önceki bir devrin sonuna yaklaşmış bulunan diğer bir topluluktan ruhsal evrim açısından çok daha ileride olabilir. Ruhsal yolculuk, büyük değişiklik gösteren çeşitli şartlarda devam edebilir. Bu dönemde dünyamızda geçici teknolojik gelişmelerin sarhoşluğuyla bilinç ışıklarını yakamamış ve kendileriyle, her türlü şartta asıl ve kalıcı olan ölümsüz, tinsel yanlarıyla ilgilenmeyen insanlığın, dönence sonundaki yaşam şartlarında tutunacak dallarının kalmadığını fark etmesi, ne kadar da hazin olacaktır. Burada, iki filozofa kulak verelim. Delia Steinberg Guzman,[47] Maya’nın Oyunları-Yanılsama ve Gerçek adlı eserinde yer alan “Zaman” makalesinde şöyle der: “Zaman uzay gibi bir enerji biçimidir. Uzay bedenlere hizmet eden, zaman ise ruhlara hükmeden boyuttur. …Zamanı ölçmeyi başardığımız düşüncesinin verdiği tatmine rağmen bu başarının o kadar büyük olmadığını gözlemlemeliyiz. Bu doğru olmuş olsaydı fiziksel, psikolojik, zihinsel veya tinsel zamanın birbirinden farklı sürmesi söz konusu olmazdı. Kolumuzdaki saatin bir saati, acının veya hoşnutluluğun bir saati ile aynı değildir; ıstırabın bir saati, zevkten alınan bir saatten çok daha uzundur. İlginç bir kitap okuyarak geçirilen bir saatin de nasıl geçtiği fark edilmez; sevmediğimiz bir şey üzerine çalışarak geçirdiğimiz bir saat, bize sonsuz gibi gelir. Tinsel gelişimle geçen bir saat çok kısadır, az evrilmiş olmamızın getirdiği vicdan azabı ve üzüntüyle geçen bir saat ise bir yüzyıl gibidir. …Bu nedenle hâlâ zamanı ölçmüş değiliz. Çeşitli saat ve dakika türleri vardır ve hepsi de aynı araçla algılanamaz; dahası her zaman türü, bizde aynı etkileri bırakmaz. Saatler, yılların geçişiyle bizi herhangi bir konuda profesyonellere ve âlimlere dönüştürebilir. Bununla birlikte pek çok bedenlenme boyunca evrilmemize yardım edebilecek yegane zaman, ruhsal zamandır. Düşünmeyen, bize göre daha az hisseden bir ağacı düşünün: Ölü yapraklarına ağlamaz, aksine gelecek baharda uyanacağından emin olarak kışın mutlu ve çıplak bir biçimde dinlenir. Zamanın getirdiği değişimlerin hepsinin kökeninde ne yaşlılık ne de ölüm vardır, bunların kökeninde ebedî gençlik bulunur…” Sri Ram’ın[48], Human Interest (İnsan İlgileri) eserinde yer alan “Zamanın Peçesi” yazısından yaptığımız bir alıntıyla, zamanın sınırları içine hapsolunamayacak bu konuyu burada bitiriyoruz: “Mistik50 Yıldız’ın ışınları, evreni oluşturur; kendisi, ışığın ve yaşamın kaynağıdır. Her fiziksel yıldızın bir güneş olduğunu biliyoruz. Mistik Yıldız, evrenin merkezi Ruhsal Güneş’tir. Uzaklığından dolayı bir yıldız gibi görünür. Bu uzaklık, astronomik evrende olduğu gibi boşlukta değildir ancak zaman ve tezahürdeki uzaklıktır. Her birimiz, aslında ışığın ve güzelliğin spritüel bir küresiyiz. …Zamansal olarak bu geçerliyse sonsuzluğa ait bir bilinçliliği kavrayabiliriz; geçmişin, şu anın ve geleceğin birlikte olduğu bir noktadır çünkü o noktada, bildiğimiz kadarıyla zaman bulunmamaktadır. …Eğer zaman bir yanılsama ise gelecek şu an var olmakta, şu an ve geçmişle birlikte. İçimizdeki kutsal insan daha şimdiden var olmakta, zamanın sınırlamalarının dışında, gelecek görkem ve parlaklığıyla! …Geleceği şu andan ayıran, zamanın peçesidir. …”
YUNAN MİTOLOJİSİAynen diğer mitlerde gördüğümüz gibi sembolik bir anlatımla nedenselliği evrime dayanan, geniş açılı bir uzay-zaman ilişkisini öykülemektedir. Diğer mitlerde anlatılan konularla paralellik gösterir, zaten aksi nasıl mümkün olabilir ki?
Titanlar’da tanrıların yaratılışı: Kaos (düzensizlik) denilen başlangıçtaki boşlukta, ilk üç ölümsüz varlık ortaya çıktı (Teos düzeni, kozmosun kuruluşundaki tanrısal oluşum): Gaia (Toprak Ana), yeraltı dünyasını yöneten Tartaros ve eşsiz güzelliği birçok tanrının yaratılışına esin kaynağı olan Eros (Aşk). Daha sonra Gaia, eşi olmadan Uranos’u (Gökyüzü Baba) doğurdu. Gaia, aynı zamanda Qurea (Dağlar) ile Pontos’u (Deniz) doğurdu. Gai ile Uranos evlendi; ilk ölümsüz çocukları, üçüz, yüzer kollu devlerdi ve her omuzda elli kolları vardı (Bu da cennetten yer altına, dünyaya kovulduktan sonra Aztek Güneş Takvimi’ndeki, dünyadaki insan evrim skalasının bir ve daha sonraki gelişmelerle ikinci devresine denk geliyor olabilir.). Ondan sonraki ölümsüz çocukları Üçüz Kyklop’lardı. Her birinin alnının ortasında sadece bir göz vardı (Bu olayın da yine cennetten yeryüzüne kovulduktan sonra Aztek Güneş Takvimi’ne göre insanın üçüncü evrim skalasının başına ve ortalarına denk gelmesi mümkündür. Homeros’un Illiad ve Odyssey anlatımında, Troya (Truva) Savaşı sonrası Odysseus’un vatanına geri dönüşü sırasındaki maceralarını anlatan Odysseus’un Yolculuğu’nda, arkadaşlarıyla tek gözlü dev Kyklop’un mağarasına sığınmasını hatırlayalım.). Kykloplar zanaatçılıkta ustaydılar ve daha sonra Olympos Dağı üzerinde tanrılar için saraylar inşa ettiler. Uranos, bu altı çocuğun korkunç gücünden ürktü; her çocuk doğduğunda elini kolunu bağlayarak Gaia’nın bağrına, toprağın derinliklerine (yeryüzüne, dış helezonik katmanlara doğru) fırlattı (Bu da ilk cennetten kovuluşu anlatıyor olmalı. Zaman içinde ölümlü fakat bize nazaran çok daha uzun ömürlü bir yaşama ve üreme ortamına geçiş ki başlarda belki bizlerden çok daha farklı bilimsel bir sistemle de olabilir bu geçiş.). Her çocuk 9 gün 9 gece boyunca düştü (Platonik Yıl’ın 8 katmanın döngüsünü içerdiğini düşünürsek bu ifade, Platonik Yıl’ın iki üst civarı katmanını ifade ediyor olabilir, ayın dünyadan kopmuş bir parça olduğunu ve ikisinin de aynı katmanda, birinci katmanda olduğunu düşünürsek... Astrolojik bir inanca -Al Ghazâlî-[41] göre cennetin 8. katmanın üstünden başladığı söylenmekte, burçların da bu katmanın hemen üstünde olduğuna inanılmaktadır[42]. Ayrıca, Hint felsefesine göre Brahma’nın 9 gün ve 9 gecesini veya her ikisini de içerebilir.). Her çocuk, doğumunun ardından Gaia’nın bağrına atıldıkça onuncu günde, hükümdarlarının adıyla anılan Tartoros’a (Dünya, yeryüzü olmalı.) indi. Uranos, yeryüzünde, güneş ışığının uzağındaki bu noktada Yüz Kollular ile Kykloplar’ı sakladı. Gaia buna öfkelendi ve sessizce intikam zamanını bekledi. Gaia ile Uranos’un diğer ölümsüz çocukları 13 Titan’dı; Helios-Güneş Tanrısı, Selene-Ay Tanrısı, Okeanos-Dünyayı Saran Nehrin Tanrısı, anneleri Gaia gibi kehanet tanrıçaları olan Themis ve Delphoi, zaman içinde evlenip Yunan tanrılarının ebeveyni olan Kronos ile annesi gibi yeryüzü tanrıçası olan kız kardeşi Rhea, dünyanın üstüne düşmemesi için gök kubbeyi tutan en güçlü titan Atlas (Mısır’daki Shu gibi), suyla çamurdan ölümlü insanı ortaya çıkaran Prometheus, ilk ölümlü kadın -Pandora- ile evlenen Epimetheus. | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||