Mesut 的个人资料 TRUVALI HEKTOR照片日志列表更多 工具 帮助

TRUVALI HEKTOR

Hektor, eski Yunan mitolojisinde tarihin gördüğü ilk ve gerçek kahramandır.

Erkek Mesut

职业
地点
兴趣
aklı karışık

视频

 
列表

视频

 
'Red Cliff' Theatrical Trailer @ Yahoo! Video

Windows Media Player

视频

 

自定义 HTML

http://www.meb.gov.tr/belirligunler/ataturk/ata.html

视频

object width="425" height="350"> 
作者 
LÜTFEN OKUYUN
TİYATRO METİNLERİ
作者 
作者 
作者 

视频

 
When You're Gone @ Yahoo! Video

视频

 
Cooties @ Yahoo! Video

视频

 

视频

 

视频

 
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
请稍候...
很抱歉,您输入的评论太长。请缩短您的评论。
您没有输入任何内容,请重试。
很抱歉,我们当前无法添加您的评论。请稍后重试。
若要添加评论,需要您的家长授予您相应权限。请求权限
您的家长禁用了评论功能。
很抱歉,我们当前无法删除您的评论。请稍后重试。
您已超过了一天之内允许提供的评论数上限。请在 24 小时后重试。
因为我们的系统表明您可能在向其他用户提供垃圾评论,您的帐户已禁用了评论功能。如果您认为我们错误地禁用了您的帐户,请联系 Windows Live 支持部门
完成下面的安全检查,您提供评论的过程才能完成。
您在安全检查中键入的字符必须与图片或音频中的字符一致。
gürbüzözay发表:
ellerine saqlık kardşim süper olmuş spacen bir iki blogunu ders notum için aldım tşk ederim =)
11 月 26 日
KOD ADI:CEZA
23 Temmuz 12:09
  
10 月 26 日
>Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket
NubianGraphics.com
 
 
9 月 16 日
lilyum发表:
Çok güzel bi alan olmuş Gülümseme Ellerinize sağlık
                                               İyi geceler Gülümseme
9 月 16 日
匿名 的图片
ANATOLİA MELEKLER ŞEHRİ 发表:

 


                              
             
http://xat.com/web_gear/chat/embed.php?id=20720916&GroupName=ANATOLiATR">Get ANATOLiATR chat group | http://xat.com/ANATOLiATR">Goto ANATOLiATR website

7 月 13 日
yunus erol发表:
 
DJ HASRET.NET <SOHBET>     DJ HASRET.NET <FORUM>     DJ HASRET.NET <SOHBET>
5 月 27 日
没有名字发表:

     
3 月 10 日
kecetarık发表:
sohbet kanlıan hoışgeld 
Get COCOIN_iN_MEKANINA_HOGELDNZ chat group | Goto COCOIN_iN_MEKANINA_HOGELDNZ website
iniz
1 月 26 日
PuLaT发表:

 

 

 

 

12 月 20 日
 
Get your own Chat Box! Go Large!
12 月 20 日
guselesmer发表:
mrb benim sitemi ziyaretin icin sagollll :) senin sayfanda gusell olmus emigine saglik kendine iyi bak hoscakall
12 月 11 日
evangeline发表:
selam...
space, space dolaşırken birde baktım kendimi senin alanında buldum... alanın coğrafi şartlara çok uygun :)))..... neyse bende seni alanıma çay içmeye davet ediyorum. umarım sende benim alanımı beğenirsin... hoşça kalın... 
11 月 4 日
第 1 张,共 10 张

视频

 
LÜTFEN OKUYUN

Nazım Hikmet ve tabloları

Nazım'ın Bilinmeyen Tablosu  (alıntı)


Nâzım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nde yaptığı tablo gün ışığına çıktı. 
01 Ekim 2008 / 10:06


Portre, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda da adı geçen, Nâzım’ın mahpus arkadaşı Sarı Seyfettin’e ait 

Geçtiğimiz aylarda dünyaca ünlü şairimiz Nâzım Hikmet’in bilinmeyen bir şiiri ve yarım kalmış üç roman taslağı bulunmuştu. Eşi Pirâye’nin arşivinde bulunan bu eserler hepimizi heyecanlandırmış ve merak içinde bırakmıştı. 
Bu kez onun 5 Aralık 1940-8 Nisan 1950 yılları arasında kesintisiz olarak yaklaşık 10 yıl hapis yattığı Bursa Cezaevi’nde yaptığı, daha önce gün ışığına çıkmamış, tuval üzerine yağlıboya bir tablosun u ortaya çıkarmanın mutluluğunu yaşıyorum. 

Bir Usta ozan Nâzım Hikmet’in 1942 yılında kendi elleriyle yaptığı bu tablonun diğerlerinden önemli bir farkı var: Bu tablodaki portre ünlü şairin “Memleketimden İnsan Manzaraları” eserinde adı geçen o yılların İnegöl Güneykestane (Çerkez) Köyü Muhtarı Sarı Seyfettin’e ait... 
... 
Eskişehirli arabacı Selim: 
‘- Nafiledir Alaman’ın encamı’, diyordu, 
‘nasıl olsa bir yerde devrilip kalacak. 
Eli bıçaklı, vuran kıran adamın sonu 
Ya köpek ölümüdür, ya pezevenklik 
Yahut da mahalle bekçiliği’. 
İtiraz etti Sarı Seyfettin 
(Çerkez köyünün muhtarı): 
‘- Bilemem Alamanları 
Ama vurucu olan pezevenk olmaz’. 
Arabacı Selim haykırdı adeta: 
‘- Beter olur’. (1)

 
Türk şiirinin en büyük ozanlarından Nazım Hikmet’in yeni bir şiiri bulundu. Eşi Piraye’nin arşivinden “Dört Güvercin” adlı şiiri


geldi dört güvercin
suda yıkanmak için.
Su mahpusane yalağındaydı.
ve güneş,
güvercinlerin gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.
girdi dört güvercin
yıkanmak için
suyun içine.
ve kederli toprakta dört insan
baktı dört güvercine.
Güvercinler hep beraber
güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında
uçabilirler.
Durdurmaz onları demir ve duvar.
güvercinlerin yumuşak kanatları var.
Ve kanatlar
Şimdi burda, şimdi damın üzerinde.
İnsanların kanatları yok 
İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin
güneşe varmak için
yıkandı,

uçtu sudan...

 
Otoportre, Tuval üzerine yağlıboya, 18 x 22 cm



Otoportre, Kâğıt üzerine kara kalem




Bursa Cezaevinde, Kontrplak üzerine yağlıboya, Bursa, 1946, 67 x 49 cm



 
Otoportre, İstanbul, 1939, Kâğıt üzerine pastel, 30 x 38 cm



PİRAYE'NİN PORTRELERİ

"Zevcem, ruhurevanım Hatice Pirayende", Çankırı, 1940, Kâğıt üzerine pastel, 17 x 25 cm




Çankırı, 1940, Kâğıt üzerine pastel, 25 x 36 cm




 
Piraye, Çankırı, 1940, Kâğıt üzerine pastel, 17 x 25 cm



Piraye,Çankırı, 1940, Kâğıt üzerine pastel, 11 x 16 cm



Piraye, Çankırı, 1941, Tuval üzerine yağliboya, 31 x 44 cm


____________ ______

 
Çankırı Hapishanesi, 1940, Karton üzerine pastel, 30 x 19 cm





Kalaycı Dükkanı, 1940, Karton üzerine pastel, 35 x 25 cm



Bursa, 1941, Tuval üzerine yağlıboya, 28 x 25 cm


____________ ______
Nâzım resim yapmaya annesine özenerek başlamış olmalı. Celile Hanımın ressamlığı varlıklı bir kadının oyalanmak için seçtiği bir hobi değil, bir tutkuydu. Ressam olmak için evini barkını dağıtıp Paris'e gittiği söylenirdi. Kadıköy'de oturduğumuz yıllarda, Nâzım, annem, ben, arada bir ona giderdik. Odaları yaptığı tablolarla doluydu. Evi tam anlamıyla bir ressamın eviydi. 

Resimden başka bir şey düşünmediği açıktı. Yalnız yaşıyordu, ama her zaman çok süslüydü. Güzelliğe vurgun bir insan olarak anılırdı. Yüzünü aşırı boyadığı için Nâzım kızar, söylenir, "Şimdi hepsini silmezsen, çıkıp gidiyorum," diye kapıya yönelirdi. Celile Hanım boyalarını silmeye yanımızdan ayrılınca, annem, "Nâzım, niye böyle yapıyorsun, o bir ressam, yüzünü de bir tablo gibi boyuyor, niye anlamıyorsun! " diye fısıldardı. Ben de merakla bakınırdım iş nereye varacak diye...Nâzım'ın resim yaptığını ilk Mithat Paşa köşkünde oturduğumuz yıllarda görmüştüm. Ama bunlar yağlıboya ya da pastel resimler değildi. Karakalemle mi, ya da yumuşak bir kurşunkalemle mi, bilmiyorum, evdeki herkesin yandan kafalarını çizmişti.

( Vala Nurettin )Nazım Hikmet ve tabloları


Insanlar onlara ne söylediginizi unutabilirler.
Insanlar onlara ne yaptiginizi da unutabilirler.
Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiginizi asla unutmazlar.”
 
Nâzım Hikmet’in bilinmeyen bir tablosu  bir şiiri ve yaptığı resimlerden bazılarından örnekler.

BİR KADIN FOTOĞRAFÇI: JULIA MARGARET CAMERON


"The Echo frontal" J.M.Cameron


 

Fotoğraf tarihinin önemlikadınfotoğrafçılarından biri de Julia Margaret Cameron (1815-1879)’dur. İngiliz fotoğrafçı Cameron, 49 yaşında fotoğrafı bir hobi olmaktan çıkartıp, neredeyse takıntı haline getirdiği söylenmektedir. Kızının boş vakitlerini geçirmesi için aldığı bir fotoğraf makinesi ile sanat yaşamına adım atan Cameron, daha sonraki dönemlerde İskoçya ve Londra Fotoğraf Derneklerine üye olmuştur. (The Photographic Societies of London and Scotland)


"Julia Jackson" J.M.Cameron
 


Sanatçının fotoğraflarında sembolik anlatımları ve portreleri göze çarpmaktadır. Pre-Raphaelitelerden oldukça etkilendiği göze çarpan sanatçının çalışmalarında bu sanatsal duruş dikkati çeker.


"Mariana" J.M.Cameron
 


Benden önce gelen tüm güzellikleri yakalamaya çalıştım ve bu özlemimi sonunda giderdim. İşin zorluğu bu ilgi alanının değerini artırdı. Hiçbir sanat bilgisi olmadan başladım. Önceleri küçük siyah kutumu nereye koyacağımı ve modelime nasıl odaklanacağımı bilmiyordum.“ şeklinde kendisinden bahseden Cameron, daha sonraları çektiği ilk fotoğraftan “ilk başarım” olarak söz eder.


"Herschel" J.M.Cameron
 


J.Herschel portresi ile kuzeni Julia Jackson portreleri bunların arasında dikkat çeken çalışmaları arasında gösterilebilir. Portrelerinde özellikle koyu arka plan tercih eden fotoğrafçı, ön planda kullandığı ışıkla arasında bir kontrast yaratmaktadır. Cameron’un fotoğraflarında Barok resimde görebileceğimiz bir ışık- gölge ilişkisi görülebilir. Tıpkı Barok ressamların yaptıkları portreler gibi, ışık-gölge farkından doğan bir dramatizasyon etkisi onun fotoğraflarına yansır. Bununla birlikte yumuşak odaklanma tekniği ile çalışan fotoğrafçının çalışmalarında bu resimsel ifade kendisini hissettirir. Alfred Stieglitz ve Edward Steichen’ın içinde bulundukları resimsel akıma bir nevi öncülük etmiştir denilebilir.


"Niece Julia" J.M.Cameron
 


Bir başka önemli nokta da, fotoğrafçının üslubundan öte, 19.yüzyılda kadınların sosyal ve sanatsal yaşama aktif anlamda katıldıklarını göstermesi açısından izleyicileri önemli bir figür oluşturuyor. Bu dönemdekadınressamlar ve yazarlarla birliktekadınfotoğrafçıların da kültürel hayatın içerisinde etkin bir biçimde var olduklarını Julia Margaret Cameron’dan izleyebiliyoruz.

"Julia Jackson" J.M.Cameron


Kuşkusuz 19.yüzyıldan önce dekadınsanatçılar ve yazarlar vardı; fakat bunların birçoğu da tarih yazımında görmezden gelinmiş, atlanmıştır. Sanayi Devrimi’nden sonra modernizmle birlikte Cameron gibi birçokkadınfotoğrafçı etkinliklerde bulunmuş, fotoğraf tarihinin içerisindeki yerlerini almışlardır… 
 

Pluto-Bound Science Instrument Renamed for Girl Who Named Ninth Planet

The student-built science instrument on the New Horizons mission to Pluto has been renamed to honor one of astronomy's most famous students - the "little girl" who named the ninth planet more than 75 years ago.

The Student Dust Counter - the first science instrument on a NASA planetary mission to be designed, built and operated by students - will now be known as the Venetia Burney Student Dust Counter, or "Venetia" for short. The tag honors Venetia Burney Phair who at age 11 offered the name "Pluto" for the newly discovered ninth planet in 1930.

Asteriod
Venetia Burney at age 11, when she suggested the name "Pluto" for the newly discovered ninth planet in 1930.
Credit: Venetia Burney Phair (via the BBC)

"I feel quite astonished, and to have an instrument named after me is an honor," says Venetia Burney Phair, now 87 and living in Epsom, England. "I never dreamt when I was 11, that after all these years, people would still be thinking about this and even sending a probe to Pluto. It's remarkable."

"It's fitting that we name an instrument built by students after Mrs. Phair, who was just a grade-school student herself in England when she made her historic suggestion of a name for Pluto," said Dr. Alan Stern, the New Horizons principal investigator, of the Southwest Research Institute, Boulder, CO. "It's also a great honor to recognize Mrs. Phair for her historic, early role in the saga of the ninth planet."

The instrument, designed, built and currently operated by students and faculty advisors at the University of Colorado, Boulder, begins full science operations in July after a series of post-launch tests and checkouts. As a mission Education and Public Outreach project, "Venetia" is counting and measuring dust particle impacts on New Horizons along the spacecraft's entire trajectory to produce information on their production, transport and loss and, by inference, the population of comets and other distant colliding bodies that are too small to detect with telescopes. The dust counter could also be used to search for dust in the Pluto system; such dust might be generated by collisions of tiny impactors on Pluto and its moons, Charon, Nix and Hydra.

The device combines two major elements: an 18-by-12-inch detector mounted on the outside of the spacecraft, and an electronics box inside the craft that determines the mass and speed of the particles that hit the detector. Because no dust detector has ever flown beyond 18 astronomical units from the Sun (nearly 1.7 billion miles, about the distance from Uranus to the Sun), Venetia's data will give scientists unprecedented measurements of the size and spatial distribution of dust in the outer solar system.

Asteriod
The assembled Student Dust Counter instrument prior to installation on the New Horizons spacecraft in August 2004.
Credit: NASA/JHUAPL/SWRI

With faculty support, University of Colorado students will also distribute and archive data from the instrument and lead a comprehensive education and outreach effort to bring their results and experiences to classrooms of all grades over the next two decades.

For more information on the instrument, visit http://lasp.colorado.edu/sdc/

Kepler Mission Rockets to Space in Search of Other Earths

March 11, 2009
Source:  NASA

Liftoff of the Delta II rocket carrying NASA’s Kepler spacecraft. Credit:  NASA/Jack Pfaller.NASA’s Kepler mission successfully launched into space from Cape Canaveral Air Force Station at 10:49 p.m. EST on Friday, March 6. Kepler is designed to find the first Earth-sized planets orbiting stars at distances where water could pool on the planet’s surface. Liquid water is believed to be essential for the formation of life.

“It was a stunning launch,” said Kepler Project Manager James Fanson of NASA’s Jet Propulsion Laboratory. “Our team is thrilled to be a part of something so meaningful to the human race — Kepler will help us understand if our Earth is unique or if others like it are out there.”

Engineers acquired a signal from Kepler at 12:11 a.m. Saturday, after it separated from its spent third-stage rocket and entered its final Sun-centered orbit, trailing 950 miles behind Earth. The spacecraft is generating its own power from its solar panels.

“Kepler now has the perfect place to watch more than 100,000 stars for signs of planets,” said William Borucki, the mission’s science principal investigator at NASA’s Ames Research Center. Borucki has worked on the mission for 17 years. “Everyone is very excited as our dream becomes a reality. We are on the verge of learning if other Earths are ubiquitous in the galaxy.”

Engineers have begun to check Kepler to ensure it is working properly, a process called “commissioning” that will take about 60 days. In about a month or less, NASA will send up commands for Kepler to eject its dust cover and make its first measurements. After another month of calibrating Kepler’s single instrument, a wide-field charge-couple device camera, the telescope will begin to search for planets.

The first planets to roll out on the Kepler “assembly line” are expected to be the portly “hot Jupiters” — gas giants that circle close and fast around their stars. NASA’s Hubble and Spitzer space telescopes will be able to follow up with these planets and learn more about their atmospheres. Neptune-sized planets will most likely be found next, followed by rocky ones as small as Earth. The true Earth analogs — Earth-sized planets orbiting stars like our Sun at distances where surface water, and possibly life, could exist — would take at least three years to discover and confirm. Groundbased telescopes also will contribute to the mission by verifying some of the finds.

In the end, Kepler will give us our first look at the frequency of Earth-sized planets in our Milky Way galaxy, as well as the frequency of Earth-sized planets that could theoretically be habitable. “Even if we find no planets like Earth, that by itself would be profound. It would indicate that we are probably alone in the galaxy,” said Borucki.

For more information, visit

Beyhan Özdemir : Aşkolsun Size Çocuklar

 


AŞKOLSUN SİZE ÇOCUK/LAR

 


Yard.Doç.Dr. A.Beyhan ÖZDEMİR

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi

Fotoğraf Bölüm Başkanı

Web : www.beyhanozdemir.com

e-mail : beyhan.ozdemir@deu.edu.tr 

 

“O Mahur Beste Çalar Müjgan’la Ben Ağlaşırız” ‘68 öğrenci hareketinin gençlik liderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarının ardından yazılmış Attila İlhan şiiridir. 12 Mart’ın zorlu günlerinde Attila İlhan, İzmir’e gitmek üzere Karşıyaka’dan vapura biner. Vapurdaki radyoda Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildiğinin haberi verilmektedir. Attila İlhan o günü şöyle anlatır “Deniz bulanıktı. Simsiyah alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın çalkantılı. Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra. Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca da bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.”


 

“Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı

Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı

Gittiler akşam olmadan ortalık karardı” (6 Mayıs 1972)

 

Dizede tevriyeli [1] bir kullanım söz konusudur. Bir kadın ismi olan “müjgan” Farsça’da “kirpik” anlamına gelir ve şairin “müjganla ağlaşmaktan” ne söylemek istediği daha iyi anlaşılır. O, “Denizler”e ağlıyordu…


 

Deniz Gezmiş, 24 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini Sivas’ta, liseyi İstanbul’da okudu. Henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. Kasım 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. 1968’de “Devrimci Hukukçular Örgütü”nü kurdu.


 

Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968’de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına İÜ Senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı. Öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İstanbul'a gelen 6. Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz’da bu eylemlerden dolayı tutuklandı. Ekim 1968’de eylemlerde birlikte olduğu “Devrimci Öğrenci Birliği”nden arkadaşlarıyla 1 Kasım 1968’de “Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü düzenledi.


 

31 Mayıs 1969’da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. 10 Haziran 1969’da “üniversiteyi işgal” ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi'nden ihraç edildi. Verdiği bir röportajda Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri biraraya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.” diyerek üniversiteden ihracına tepki göstermişti.



12 Mart’ın ilk günlerinde Yusuf Aslan ile Sivas’a gitmekte iken motosikletleri bozuldu. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Yusuf Aslan ile birbirlerini kaybettiler. Yusuf Aslan o sırada, Deniz Gezmiş ise 16 Kasım 1971’de Sivas’ın Gemerek ilçesinde yakalandı. Ankara’ya götürülerek dönemin İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu’nun makamına götürüldü. Mahkemeleri 16 Temmuz 1971 günü Altındağ Veteriner Okulu Binası’nda Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Mahkemesi’nde başladı ve 9 Ekim 1971 günü bitti. Deniz Gezmiş ve arkadaşları 16 Temmuz 1971'de başlayan THKO-1 Davası'nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971’de idam cezasına çarptırıldı.


İnfaz günü Deniz Gezmiş savcıya “Ellerimi çözün. Babama mektup yazmak istiyorum” dedi. Subay ve sivil görevliler bakıştılar. İnfaz savcısı “Sen söyle Deniz. Yazarlar” dedi. Ellerini çözmediler. Bir daktilo getirildi. Deniz Gezmiş darağacına bakarak, düşünüp, sözcüklerini tek tek seçerek mektubu yazdırmaya başladı. Mektup bittikten sonra masanın başında bekleyen cellat ilmiği kavradı. İki eliyle çekti. Genişletti. Deniz’in incecik boynuna geçirdi. Takvimler 6 Mayıs 1972’yi gösteriyordu. Saat 01.25. İşte o anda Deniz’in gür sesiyle, “Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye” sloganıyla çınladı ortalık. Deniz, düzene başkaldıran üniversite gençliğinin simgesiydi. Karizmatik, öğrenci gençliğinin lideri olarak, şimdiye dek nice forumda, toplantı ve mitingte konuşmuştu. Nice kez, gür sesiyle öğrenim gençliğini coşkuya kaptırarak sel gibi sürüklemişti. Ses aynı sesti. Aynı coşku… Miting alanıydı sanki…


“Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız

O mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız

Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız

Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız

O mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız

 

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı

Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı

Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

 

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra

Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara

Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara

Geceler uzar hazırlık sonbahara.” (6 Mayıs 1972, Attila İlhan)


 

Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam” ve “Deniz Gezmiş Anlatıyor”, Nihat Behram’ın “Darağacında Üç Fidan”, Oral Çalışlar’ın “Denizler İdama Giderken”, Turhan Feyzioğlu’nun “Bizim Deniz”, Türey Köse’nin “İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı” ve Halit Çelenk’in “İdam Gecesi Anıları” gibi birçok kitap onurlu bir insanın hayatını, inandığı ideoloji için ölüme giden ve ülkesini seven insanların mücadelelerini anlatır. Yazılar, fotoğraflar ve görüntüler birer tarihsel belge niteliğinde, o insanların ve o günlerin birer kanıtı olan belgesel nitelikteki kayıtlardır.


 

“Bir Portrenin Devrimle Başlayıp İkonla Biten Öyküsü” başlıklı fotoğraf serisi dünyaca ünlü fotoğrafçı Alberto Korda’nın objektifinden “Che” fotoğrafları serisi tüm dünyada bilinen ve çok büyük ilgi gören çalışmalardan birisi olmuştur. Riverside Kaliforniya Üniversitesi’ne bağlı UCR/Kaliforniya Fotoğraf Müzesi tarafından düzenlenen ve İngiltere’deki Victoria ve Albert Müzesi’nin yanı sıra, ABD, İtalya, İspanya, Hollanda ve Portekiz’in önde gelen müzelerinde ziyaretçilerle buluşan “Korda’nın Objektifinden Che” sergisi, Alberto Korda’nın 1960 yılına ait “Guerrillero Heroico” (Kahraman Gerilla) Che Guevara portrelerinden yola çıkmaktadır. Fotoğraf tarihinin en çok kopyalanmış imgesi olarak kabul edilen bu ikon fotoğraf, on yıllardır düzen karşıtı düşünce ve eylemlerin simgesi olmuştur.[2]


 

Alttan çekilmiş, heykel izlenimi veren bir imge olan “Guerrillero Heroico” (Kahraman Gerilla), Che’nin Küba hükümetinde tarım ekonomisinden endüstri ekonomisine geçişten sorumlu olduğu sırada, 5 Mart 1960 günü yapılan bir toplu cenaze töreninde çekilmişti. Serginin küratörü Trisha Ziff, Alberto Korda’nın çektiği, “Kahraman Gerilla” portresini “Korda, sosyalist gerçekçilik döneminde yaygın görülen, efsaneleştirilmiş kahramanlığın görsel dilini kullanmakla birlikte Che’nin klasik, hatta İsavari duruşunu vurguluyor. Che’nin gizemli bakışında ise hem kararlılık hem de arzu bir arada izleniyor.” şeklinde tanımlamaktadır.


Alberto Korda
 

“Korda’nın Objektifinden Che” sergisi, otuzun üzerinde ülkede, üretilmiş fotoğraf, afiş, film, ses, giysi ve eşyayı bir araya getiriyor. Çok çeşitli öğelerden oluşan bu koleksiyon, fotoğrafın devrim sırasında ortaya çıkışından günümüze uzanan çizgisini göstermektedir. Sergi, devrimsel içeriğinden çıkıp bir tüketim aracı haline gelen Korda’nın Che’sinin, çok çeşitli uyarlamalarla, hem en ince yorumlara bile direnen, hem de her tür değişime açık bir simgeye dönüşmesini de ortaya koyuyor.[3]









 

Che Guevera’nın fotoğrafları Kübalı Alberto Diaz Gutiérrez, daha çok Alberto Korda (14 Eylül 1928 - 25 Mayıs 2001) olarak tanınan fotoğrafçı tarafından Küba gazetesi “Revolución” (Devrim) için 1960 yılında fotoğrafçılık yaparken çekilmiştir. Alberto Korda’nın 1960 yılında çektiği “Che” fotoğrafları zamanla bir simge olmuştur. Bu fotoğraf daha sonra ona sorulmaksızın sayısız defa yayımlanmıştır. Ünlü alkol firması “Smirnoff” Che’nin fotoğraflarını izinsiz olarak reklam amacıyla kullanınca Korda, 2000 yılında Smirnoff`a dava açtı. Alberto Korda, dava açma gerekçesini ve Che fotoğrafının kullanımıyla ilgili şöyle demişti: Che Guevara”nın uğrunda öldüğü görüşleri destekleyen biri olarak, bu fotoğrafın onun anısını yaşatmaya ve dünyadaki sosyal adaleti sağlamaya çalışanların kullanmasına karşı değilim. Fakat alkol gibi ticari nesnelerin reklamını yapmak için Che’nin şöhretini kullananların kategorik olarak karşısındayım.” Korda, bu davadan kazandığı 50.000 doları Küba Sağlık Sistemi’ne bağışlamış ve “Eğer Che yaşasaydı o da aynısını yapardı” demişti. Korda, Küba Devrimi’nden sonra da 10 yıl boyunca Fidel Castro’nun kişisel fotoğrafçılığını yaptı. Daha sonra su altı çekimlerine ilgi duydu. 2001 yılında Paris’te kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.



 

Birer tarih ve devrim görüntü kayıtları olan Güney Amerika’nın devrimci liderlerinden Che Guevera’nın kült olmuş fotoğraflarına karşılık, 68 öğrenci hareketlerinin simgesi olmuş Deniz Gezmiş fotoğrafları sadece bir haber fotoğrafı olarak kayıtlara geçmiştir. Che fotoğrafları bir tüketim nesnesi haline gelip birçok yerde ticari amaçlarla kullanılırken, Deniz Gezmiş’in az sayıdaki fotoğrafları devrimci ideolojinin bir simgesi haline gelmiştir.

 

Beyhan ÖZDEMİR

Turkey-2

Transportation Turkey
Airports:
117 (2007)
Airports - with paved runways:
total: 90
over 3,047 m: 15
2,438 to 3,047 m: 33
1,524 to 2,437 m: 19
914 to 1,523 m: 19
under 914 m: 4 (2007)
Airports - with unpaved runways:
total: 27
over 3,047 m: 1
1,524 to 2,437 m: 2
914 to 1,523 m: 7
under 914 m: 17 (2007)
Heliports:
18 (2007)
Pipelines:
gas 7,555 km; oil 3,636 km (2008)
Railways:
total: 8,697 km
standard gauge: 8,697 km 1.435-m gauge (1,920 km electrified) (2006)
Roadways:
total: 426,951 km (includes 1,987 km of expressways) (2006)
Waterways:
1,200 km (2008)
Merchant marine:
total: 612
by type: bulk carrier 101, cargo 281, chemical tanker 70, combination ore/oil 1, container 35, liquefied gas 7, passenger 4, passenger/cargo 51, petroleum tanker 31, refrigerated cargo 1, roll on/roll off 28, specialized tanker 2
foreign-owned: 8 (Cyprus 2, Germany 1, Greece 1, Italy 3, UAE 1)
registered in other countries: 595 (Albania 1, Antigua and Barbuda 6, Bahamas 8, Belize 15, Cambodia 26, Comoros 8, Dominica 5, Georgia 14, Greece 1, Isle of Man 2, Italy 1, Kiribati 1, Liberia 7, Malta 176, Marshall Islands 50, Moldova 3, Netherlands 1, Netherlands Antilles 10, Panama 94, Russia 80, Saint Kitts and Nevis 35, Saint Vincent and the Grenadines 20, Sierra Leone 15, Slovakia 10, Tuvalu 2, UK 2, unknown 2) (2008)
Ports and terminals:
Aliaga, Diliskelesi, Izmir, Kocaeli (Izmit), Mercin Limani, Nemrut Limani
Military Turkey
Military branches:
Turkish Armed Forces (TSK): Turkish Land Forces (Turk Kara Kuvvetleri, TKK), Turkish Naval Forces (Turk Deniz Kuvvetleri, TDK; includes naval air and naval infantry), Turkish Air Force (Turk Hava Kuvvetleri, THK) (2008)
Military service age and obligation:
20 years of age (2004)
Manpower available for military service:
males age 16-49: 20,213,205
females age 16-49: 19,432,688 (2008 est.)
Manpower fit for military service:
males age 16-49: 17,011,635
females age 16-49: 16,433,364 (2008 est.)
Manpower reaching militarily significant age annually:
male: 660,452
female: 638,527 (2008 est.)
Military expenditures:
5.3% of GDP (2005 est.)
Military - note:
a "National Security Policy Document" adopted in October 2005 increases the Turkish Armed Forces (TSK) role in internal security, augmenting the General Directorate of Security and Gendarmerie General Command (Jandarma); the TSK leadership continues to play a key role in politics and considers itself guardian of Turkey's secular state; in April 2007, it warned the ruling party about any pro-Islamic appointments; despite on-going negotiations on EU accession since October 2005, progress has been limited in establishing required civilian supremacy over the military; primary domestic threats are listed as fundamentalism (with the definition in some dispute with the civilian government), separatism (the Kurdish problem), and the extreme left wing; Ankara strongly opposed establishment of an autonomous Kurdish region; an overhaul of the Turkish Land Forces Command (TLFC) taking place under the "Force 2014" program is to produce 20-30% smaller, more highly trained forces characterized by greater mobility and firepower and capable of joint and combined operations; the TLFC has taken on increasing international peacekeeping responsibilities, and took charge of a NATO International Security Assistance Force (ISAF) command in Afghanistan in April 2007; the Turkish Navy is a regional naval power that wants to develop the capability to project power beyond Turkey's coastal waters; the Navy is heavily involved in NATO, multinational, and UN operations; its roles include control of territorial waters and security for sea lines of communications; the Turkish Air Force adopted an "Aerospace and Missile Defense Concept" in 2002 and has initiated project work on an integrated missile defense system; Air Force priorities include attaining a modern deployable, survivable, and sustainable force structure, and establishing a sustainable command and control system (2008)
Transnational Issues Turkey
Disputes - international:
complex maritime, air, and territorial disputes with Greece in the Aegean Sea; status of north Cyprus question remains; Syria and Iraq protest Turkish hydrological projects to control upper Euphrates waters; Turkey has expressed concern over the status of Kurds in Iraq; border with Armenia remains closed over Nagorno-Karabakh
Refugees and internally displaced persons:
IDPs: 1-1.2 million (fighting 1984-99 between Kurdish PKK and Turkish military; most IDPs in southeastern provinces) (2007)
Illicit drugs:
key transit route for Southwest Asian heroin to Western Europe and, to a lesser extent, the US - via air, land, and sea routes; major Turkish and other international trafficking organizations operate out of Istanbul; laboratories to convert imported morphine base into heroin exist in remote regions of Turkey and near Istanbul; government maintains strict controls over areas of legal opium poppy cultivation and over output of poppy straw concentrate; lax enforcement of money-laundering controls

This page was last updated on 5 March, 2009

Turkey-1

Introduction Turkey
Background:
Modern Turkey was founded in 1923 from the Anatolian remnants of the defeated Ottoman Empire by national hero Mustafa KEMAL, who was later honored with the title Ataturk or "Father of the Turks." Under his authoritarian leadership, the country adopted wide-ranging social, legal, and political reforms. After a period of one-party rule, an experiment with multi-party politics led to the 1950 election victory of the opposition Democratic Party and the peaceful transfer of power. Since then, Turkish political parties have multiplied, but democracy has been fractured by periods of instability and intermittent military coups (1960, 1971, 1980), which in each case eventually resulted in a return of political power to civilians. In 1997, the military again helped engineer the ouster - popularly dubbed a "post-modern coup" - of the then Islamic-oriented government. Turkey intervened militarily on Cyprus in 1974 to prevent a Greek takeover of the island and has since acted as patron state to the "Turkish Republic of Northern Cyprus," which only Turkey recognizes. A separatist insurgency begun in 1984 by the Kurdistan Workers' Party (PKK) - now known as the People's Congress of Kurdistan or Kongra-Gel (KGK) - has dominated the Turkish military's attention and claimed more than 30,000 lives. After the capture of the group's leader in 1999, the insurgents largely withdrew from Turkey mainly to northern Iraq. In 2004, KGK announced an end to its ceasefire and attacks attributed to the KGK increased. Turkey joined the UN in 1945 and in 1952 it became a member of NATO; it holds a non-permanent seat on the UN Security Council from 2009-2010. In 1964, Turkey became an associate member of the European Community. Over the past decade, it has undertaken many reforms to strengthen its democracy and economy; it began accession membership talks with the European Union in 2005.
Geography Turkey
Location:
Southeastern Europe and Southwestern Asia (that portion of Turkey west of the Bosporus is geographically part of Europe), bordering the Black Sea, between Bulgaria and Georgia, and bordering the Aegean Sea and the Mediterranean Sea, between Greece and Syria
Geographic coordinates:
39 00 N, 35 00 E
Map references:
Middle East
Area:
total: 780,580 sq km
land: 770,760 sq km
water: 9,820 sq km
Area - comparative:
slightly larger than Texas
Land boundaries:
total: 2,648 km
border countries: Armenia 268 km, Azerbaijan 9 km, Bulgaria 240 km, Georgia 252 km, Greece 206 km, Iran 499 km, Iraq 352 km, Syria 822 km
Coastline:
7,200 km
Maritime claims:
territorial sea: 6 nm in the Aegean Sea; 12 nm in Black Sea and in Mediterranean Sea
exclusive economic zone: in Black Sea only: to the maritime boundary agreed upon with the former USSR
Climate:
temperate; hot, dry summers with mild, wet winters; harsher in interior
Terrain:
high central plateau (Anatolia); narrow coastal plain; several mountain ranges
Elevation extremes:
lowest point: Mediterranean Sea 0 m
highest point: Mount Ararat 5,166 m
Natural resources:
coal, iron ore, copper, chromium, antimony, mercury, gold, barite, borate, celestite (strontium), emery, feldspar, limestone, magnesite, marble, perlite, pumice, pyrites (sulfur), clay, arable land, hydropower
Land use:
arable land: 29.81%
permanent crops: 3.39%
other: 66.8% (2005)
Irrigated land:
52,150 sq km (2003)
Total renewable water resources:
234 cu km (2003)
Freshwater withdrawal (domestic/industrial/agricultural):
total: 39.78 cu km/yr (15%/11%/74%)
per capita: 544 cu m/yr (2001)
Natural hazards:
severe earthquakes, especially in northern Turkey, along an arc extending from the Sea of Marmara to Lake Van
Environment - current issues:
water pollution from dumping of chemicals and detergents; air pollution, particularly in urban areas; deforestation; concern for oil spills from increasing Bosporus ship traffic
Environment - international agreements:
party to: Air Pollution, Antarctic Treaty, Biodiversity, Climate Change, Desertification, Endangered Species, Hazardous Wastes, Ozone Layer Protection, Ship Pollution, Wetlands
signed, but not ratified: Environmental Modification
Geography - note:
strategic location controlling the Turkish Straits (Bosporus, Sea of Marmara, Dardanelles) that link Black and Aegean Seas; Mount Ararat, the legendary landing place of Noah's ark, is in the far eastern portion of the country
People Turkey
Population:
71,892,808 (July 2008 est.)
Age structure:
0-14 years: 24.4% (male 8,937,515/female 8,608,375)
15-64 years: 68.6% (male 25,030,793/female 24,253,312)
65 years and over: 7% (male 2,307,236/female 2,755,576) (2008 est.)
Median age:
total: 29 years
male: 28.8 years
female: 29.2 years (2008 est.)
Population growth rate:
1.013% (2008 est.)
Birth rate:
16.15 births/1,000 population (2008 est.)
Death rate:
6.02 deaths/1,000 population (2008 est.)
Net migration rate:
0 migrant(s)/1,000 population (2008 est.)
Sex ratio:
at birth: 1.05 male(s)/female
under 15 years: 1.04 male(s)/female
15-64 years: 1.03 male(s)/female
65 years and over: 0.84 male(s)/female
total population: 1.02 male(s)/female (2008 est.)
Infant mortality rate:
total: 36.98 deaths/1,000 live births
male: 40.44 deaths/1,000 live births
female: 33.34 deaths/1,000 live births (2008 est.)
Life expectancy at birth:
total population: 73.14 years
male: 70.67 years
female: 75.73 years (2008 est.)
Total fertility rate:
1.87 children born/woman (2008 est.)
HIV/AIDS - adult prevalence rate:
less than 0.1%; note - no country specific models provided (2001 est.)
HIV/AIDS - people living with HIV/AIDS:
NA
HIV/AIDS - deaths:
NA
Nationality:
noun: Turk(s)
adjective: Turkish
Ethnic groups:
Turkish 80%, Kurdish 20% (estimated)
Religions:
Muslim 99.8% (mostly Sunni), other 0.2% (mostly Christians and Jews)
Languages:
Turkish (official), Kurdish, Dimli (or Zaza), Azeri, Kabardian
note: there is also a substantial Gagauz population in the European part of Turkey
Literacy:
definition: age 15 and over can read and write
total population: 87.4%
male: 95.3%
female: 79.6% (2004 est.)
School life expectancy (primary to tertiary education):
total: 11 years
male: 12 years
female: 11 years (2006)
Education expenditures:
4% of GDP (2004)
Government Turkey
Country name:
conventional long form: Republic of Turkey
conventional short form: Turkey
local long form: Turkiye Cumhuriyeti
local short form: Turkiye
Government type:
republican parliamentary democracy
Capital:
name: Ankara
geographic coordinates: 39 56 N, 32 52 E
time difference: UTC+2 (7 hours ahead of Washington, DC during Standard Time)
daylight saving time: +1hr, begins last Sunday in March; ends last Sunday in October
Administrative divisions:
81 provinces (iller, singular - ili); Adana, Adiyaman, Afyonkarahisar, Agri, Aksaray, Amasya, Ankara, Antalya, Ardahan, Artvin, Aydin, Balikesir, Bartin, Batman, Bayburt, Bilecik, Bingol, Bitlis, Bolu, Burdur, Bursa, Canakkale, Cankiri, Corum, Denizli, Diyarbakir, Duzce, Edirne, Elazig, Erzincan, Erzurum, Eskisehir, Gaziantep, Giresun, Gumushane, Hakkari, Hatay, Icel (Mersin), Igdir, Isparta, Istanbul, Izmir (Smyrna), Kahramanmaras, Karabuk, Karaman, Kars, Kastamonu, Kayseri, Kilis, Kirikkale, Kirklareli, Kirsehir, Kocaeli, Konya, Kutahya, Malatya, Manisa, Mardin, Mugla, Mus, Nevsehir, Nigde, Ordu, Osmaniye, Rize, Sakarya, Samsun, Sanliurfa, Siirt, Sinop, Sirnak, Sivas, Tekirdag, Tokat, Trabzon (Trebizond), Tunceli, Usak, Van, Yalova, Yozgat, Zonguldak
Independence:
29 October 1923 (successor state to the Ottoman Empire)
National holiday:
Republic Day, 29 October (1923)
Constitution:
7 November 1982; amended 17 May 1987; note - amendment passed by referendum concerning presidential elections on 21 October 2007
Legal system:
civil law system derived from various European continental legal systems; note - member of the European Court of Human Rights (ECHR), although Turkey claims limited derogations on the ratified European Convention on Human Rights; has not accepted compulsory ICJ jurisdiction
Suffrage:
18 years of age; universal
Executive branch:
chief of state: President Abdullah GUL (since 28 August 2007)
head of government: Prime Minister Recep Tayyip ERDOGAN (since 14 March 2003); Deputy Prime Minister Cemil CICEK (since 29 August 2007); Deputy Prime Minister Hayati YAZICI (since 29 August 2007); Deputy Prime Minister Nazim EKREN (since 29 August 2007)
cabinet: Council of Ministers appointed by the president on the nomination of the prime minister
elections: president elected directly for a five-year term (eligible for a second term); prime minister appointed by the president from among members of parliament
election results: on 28 August 2007 the National Assembly elected Abdullah GUL president on the third ballot; National Assembly vote - 339
note: in October 2007 Turkish voters approved a referendum package of constitutional amendments including a provision for direct presidential elections
Legislative branch:
unicameral Grand National Assembly of Turkey or Turkiye Buyuk Millet Meclisi (550 seats; members are elected by popular vote to serve five-year terms)
elections: last held on 22 July 2007 (next to be held on November 2012)
election results: percent of vote by party - AKP 46.7%, CHP 20.8%, MHP 14.3%, independents 5.2%, and other 13.0%; seats by party - AKP 341, CHP 112, MHP 71, independents 26; note - seats by party as of 31 January 2009 - AKP 340, CHP 97, MHP 70, DTP 21, DSP 13, ODP 1, BBP 1, independents 5, vacant 2 (DTP entered parliament as independents; DSP entered parliament on CHP's party list); only parties surpassing the 10% threshold are entitled to parliamentary seats
Judicial branch:
Constitutional Court; High Court of Appeals (Yargitay); Council of State (Danistay); Court of Accounts (Sayistay); Military High Court of Appeals; Military High Administrative Court
Political parties and leaders:
Anavatan Partisi (Motherland Party) or Anavatan [Erkan MUMCU]; note - True Path Party or DYP has merged with the Motherland Party; Democratic Left Party or DSP [Zeki SEZER]; Democratic Society Party or DTP [Ahmet TURK]; Felicity Party or SP [Numan KURTULMUS] (sometimes translated as Contentment Party); Freedom and Solidarity Party or ODP [Hayri KOZANOGLU]; Grand Unity Party or BBP [Mushin YAZICIOGLU]; Justice and Development Party or AKP [Recep Tayyip ERDOGAN]; Nationalist Movement Party or MHP [Devlet BAHCELI] (sometimes translated as Nationalist Action Party); People's Rise Party (Halkin Yukselisi Partisi) or HYP [Yasar Nuri OZTURK]; Republican People's Party or CHP [Deniz BAYKAL]; Social Democratic People's Party or SHP [Ugur CILASUN (acting)]; Young Party or GP [Cem Cengiz UZAN]
note: the parties listed above are some of the more significant of the 49 parties that Turkey had as of 31 January 2009
Political pressure groups and leaders:
Confederation of Public Sector Unions or KESK [Sami EVREN]; Confederation of Revolutionary Workers Unions or DISK [Suleyman CELEBI]; Independent Industrialists' and Businessmen's Association or MUSIAD [Omer Cihad VARDAN]; Moral Rights Workers Union or Hak-Is [Salim USLU]; Turkish Confederation of Employers' Unions or TISK [Tugurl KUDATGOBILIK]; Turkish Confederation of Labor or Turk-Is [Mustafa KUMLU]; Turkish Confederation of Tradesmen and Craftsmen or TESK [Dervis GUNDAY]; Turkish Industrialists' and Businessmen's Association or TUSIAD [Arzuhan Dogan YALCINDAG]; Turkish Union of Chambers of Commerce and Commodity Exchanges or TOBB [M. Rifat HISARCIKLIOGLU]
International organization participation:
ADB (nonregional members), Australia Group, BIS, BSEC, CE, CERN (observer), EAPC, EBRD, ECO, EU (applicant), FAO, G-20, IAEA, IBRD, ICAO, ICC, ICRM, IDA, IDB, IEA, IFAD, IFC, IFRCS, IHO, ILO, IMF, IMO, IMSO, Interpol, IOC, IOM, IPU, ISO, ITSO, ITU, ITUC, MIGA, NATO, NEA, NSG, OAS (observer), OECD, OIC, OPCW, OSCE, PCA, SECI, UN, UN Security Council (temporary), UNCTAD, UNESCO, UNHCR, UNIDO, UNIFIL, UNMIS, UNOCI, UNOMIG, UNRWA, UNWTO, UPU, WCO, WEU (associate), WFTU, WHO, WIPO, WMO, WTO, ZC
Diplomatic representation in the US:
chief of mission: Ambassador Nabi SENSOY
chancery: 2525 Massachusetts Avenue NW, Washington, DC 20008
telephone: [1] (202) 612-6700
FAX: [1] (202) 612-6744
consulate(s) general: Chicago, Houston, Los Angeles, New York
Diplomatic representation from the US:
chief of mission: Ambassador James F. JEFFREY
embassy: 110 Ataturk Boulevard, Kavaklidere, 06100 Ankara
mailing address: PSC 93, Box 5000, APO AE 09823
telephone: [90] (312) 455-5555
FAX: [90] (312) 467-0019
consulate(s) general: Istanbul
consulate(s): Adana; note - there is a Consular Agent in Izmir
Flag description:
red with a vertical white crescent (the closed portion is toward the hoist side) and white five-pointed star centered just outside the crescent opening
Economy Turkey
Economy - overview:
Turkey's dynamic economy is a complex mix of modern industry and commerce along with a traditional agriculture sector that still accounts for more than 35% of employment. It has a strong and rapidly growing private sector, yet the state still plays a major role in basic industry, banking, transport, and communication. The largest industrial sector is textiles and clothing, which accounts for one-third of industrial employment; it faces stiff competition in international markets with the end of the global quota system. However, other sectors, notably the automotive and electronics industries, are rising in importance within Turkey's export mix. Real GNP growth has exceeded 6% in many years, but this strong expansion has been interrupted by sharp declines in output in 1994, 1999, and 2001. The economy turned around with the implementation of economic reforms, and 2004 GDP growth reached 9%, followed by roughly 5% annual growth from 2005-07. Due to global contractions, annual growth is estimated to have fallen to 3.5% in 2008. Inflation fell to 7.7% in 2005 - a 30-year low - but climbed back to 8.5% in 2007. Despite the strong economic gains from 2002-07, which were largely due to renewed investor interest in emerging markets, IMF backing, and tighter fiscal policy, the economy is still burdened by a high current account deficit and high external debt. Further economic and judicial reforms and prospective EU membership are expected to boost foreign direct investment. The stock value of FDI currently stands at about $85 billion. Privatization sales are currently approaching $21 billion. Oil began to flow through the Baku-Tblisi-Ceyhan pipeline in May 2006, marking a major milestone that will bring up to 1 million barrels per day from the Caspian to market. In 2007 and 2008, Turkish financial markets weathered significant domestic political turmoil, including turbulence sparked by controversy over the selection of former Foreign Minister Abdullah GUL as Turkey's 11th president and the possible closure of the Justice and Development Party (AKP). Economic fundamentals are sound, marked by moderate economic growth and foreign direct investment. Nevertheless, the Turkish economy may be faced with more negative economic indicators in 2009 as a result of the global economic slowdown. In addition, Turkey's high current account deficit leaves the economy vulnerable to destabilizing shifts in investor confidence.
GDP (purchasing power parity):
$930.9 billion (2008 est.)
GDP (official exchange rate):
$798.9 billion (2008 est.)
GDP - real growth rate:
4.5% (2008 est.)
GDP - per capita (PPP):
$12,900 (2008 est.)
GDP - composition by sector:
agriculture: 8.5%
industry: 28.6%
services: 62.9% (2008 est.)
Labor force:
23.21 million
note: about 1.2 million Turks work abroad (2008 est.)
Labor force - by occupation:
agriculture: 29.5%
industry: 24.7%
services: 45.8% (2005)
Unemployment rate:
7.9% plus underemployment of 4% (2008 est.)
Population below poverty line:
20% (2002)
Household income or consumption by percentage share:
lowest 10%: 2%
highest 10%: 34.1% (2003)
Distribution of family income - Gini index:
43.6 (2003)
Investment (gross fixed):
21% of GDP (2008 est.)
Budget:
revenues: $164.6 billion
expenditures: $176.3 billion (2008 est.)
Fiscal year:
calendar year
Public debt:
37.1% of GDP (2008 est.)
Inflation rate (consumer prices):
10.2% (2008 est.)
Central bank discount rate:
25% (31 December 2007)
Stock of money:
$64.43 billion (31 December 2007)
Stock of quasi money:
$254.3 billion (31 December 2007)
Stock of domestic credit:
$358.1 billion (31 December 2007)
Market value of publicly traded shares:
$286.6 billion (31 December 2007)
Agriculture - products:
tobacco, cotton, grain, olives, sugar beets, hazelnuts, pulse, citrus; livestock
Industries:
textiles, food processing, autos, electronics, mining (coal, chromite, copper, boron), steel, petroleum, construction, lumber, paper
Industrial production growth rate:
4% (2008 est.)
Electricity - production:
181.6 billion kWh (2007 est.)
Electricity - consumption:
141.5 billion kWh (2006 est.)
Electricity - exports:
2.576 billion kWh (2007 est.)
Electricity - imports:
863 million kWh (2007 est.)
Electricity - production by source:
fossil fuel: 79.3%
hydro: 20.4%
nuclear: 0%
other: 0.3% (2001)
Oil - production:
42,800 bbl/day (2007 est.)
Oil - consumption:
676,600 bbl/day (2007 est.)
Oil - exports:
114,600 bbl/day (2005)
Oil - imports:
714,100 bbl/day (2005)
Oil - proved reserves:
300 million bbl (1 January 2008 est.)
Natural gas - production:
893 million cu m (2007 est.)
Natural gas - consumption:
36.6 billion cu m (2007 est.)
Natural gas - exports:
31 million cu m (2007 est.)
Natural gas - imports:
35.83 billion cu m (2007 est.)
Natural gas - proved reserves:
8.495 billion cu m (1 January 2008 est.)
Current account balance:
-$51.68 billion (2008 est.)
Exports:
$141.8 billion f.o.b. (2008 est.)
Exports - commodities:
apparel, foodstuffs, textiles, metal manufactures, transport equipment
Exports - partners:
Germany 11.2%, UK 8.1%, Italy 7%, France 5.6%, Russia 4.4%, Spain 4.3% (2007)
Imports:
$204.8 billion f.o.b. (2008 est.)
Imports - commodities:
machinery, chemicals, semi-finished goods, fuels, transport equipment
Imports - partners:
Russia 13.8%, Germany 10.3%, China 7.8%, Italy 5.9%, US 4.8%, France 4.6% (2007)
Economic aid - recipient:
ODA, $464 million (2005)
Reserves of foreign exchange and gold:
$82.82 billion (31 December 2008 est.)
Debt - external:
$294.3 billion (31 December 2008 est.)
Stock of direct foreign investment - at home:
$124.8 billion (2008 est.)
Stock of direct foreign investment - abroad:
$13.97 billion (2008 est.)
Currency (code):
Turkish lira (TRY); old Turkish lira (TRL) before 1 January 2005
Currency code:
TRL, YTL
Exchange rates:
Turkish liras (TRY) per US dollar - 1.3179 (2008 est.), 1.319 (2007), 1.4286 (2006), 1.3436 (2005), 1.4255 (2004)
note: on 1 January 2005 the old Turkish lira (TRL) was converted to new Turkish lira (TRY) at a rate of 1,000,000 old to 1 new Turkish lira; on 1 January 2009 the Turkish government dropped the word "new" and the currency is now called simply the Turkish lira
Communications Turkey
Telephones - main lines in use:
18.413 million (2007)
Telephones - mobile cellular:
61.976 million (2007)
Telephone system:
general assessment: comprehensive telecommunications network undergoing rapid modernization and expansion especially in mobile-cellular services
domestic: additional digital exchanges are permitting a rapid increase in subscribers; the construction of a network of technologically advanced intercity trunk lines, using both fiber-optic cable and digital microwave radio relay, is facilitating communication between urban centers; remote areas are reached by a domestic satellite system; the number of subscribers to mobile-cellular telephone service is growing rapidly
international: country code - 90; international service is provided by the SEA-ME-WE-3 submarine cable and by submarine fiber-optic cables in the Mediterranean and Black Seas that link Turkey with Italy, Greece, Israel, Bulgaria, Romania, and Russia; satellite earth stations - 12 Intelsat; mobile satellite terminals - 328 in the Inmarsat and Eutelsat systems (2002)
Radio broadcast stations:
AM 16, FM 107, shortwave 6 (2001)
Radios:
11.3 million (1997)
Television broadcast stations:
635 (plus 2,934 repeaters) (1995)
Televisions:
20.9 million (1997)
Internet country code:
.tr
Internet hosts:
2.667 million (2008)
Internet Service Providers (ISPs):
50 (2001)
Internet users:
13.15 million (2006)

UYKU NEDİR?

Dr. Göknur Gözen tarafından yazıldı   

Ortalama olarak yaşamın üçte birini uykuda harcamaktayız. Kendimizi iyi hissetmemiz için gerekli ve hayati bir şey olan uykunun bu kadar çok bölümünün halen bir bilinmeyen olması merak uyandırıcıdır. Son 50 yılda pek çok araştırmacı uyuma paternlerini ve uyuduğumuzda ortaya çıkan fizyolojik ve nörolojik değişiklikleri araştırmıştır.

 

NORMAL UYKU

Son 50 yılda nörolojik, endokrinolojik ve fizyolojik açıdan uyku ile ilgili çok araştırma yapılmıştır. Bunu takiben artık nasıl uyuduğumuz ve uyuduğumuzda ya da uyumadığımızda oluşan değişiklikler hakkında çok şey bilinmektedir.

 

UYKUNUN EVRELERİ

Uykuya daldığımızda, bilinç düzeyimiz değişir ve iki uyku tipi arasında gidip geliriz:

• Non-REM uykusu

•REM (hızlı göz hareketleri) ya da paradoksal uyku

 

NON-REM UYKUSU

Non-REM uykusu, uykunun gidişatı sırasında ortaya çıkan elektroensefalografik değişimlere dayanarak sıklıkla dört evreye ayrılmaktadır.

• Evre 0- Bütünüyle uyanıklık değişmiştir.

• Evre I- Uyku basması. Bu, uykuya dalmakta olan bir kişinin karşılaştığı durumdur. Eğer kişi uykunun bu evresinde uyandırılırsa etrafında olup bitenden tamamen haberdar olmamasına karşın genellikle uyanık olduğunu söyleyecektir.

• Evre II - Uykunun bu evresinde bilinç, kişi uyandırıldığında uykuda olduğunu hatırlayabilmesine yeterli olacak seviyededir.

• Evre III ve IV - Yavaş dalgalı uyku.

N-REM uyku evresinde gün boyunca oluşan fiziksel hasarlar ve yorgunluk tedavi edilir.

 

REM UYKUSU

Hızlı göz hareketleri (REM) uykusu, uykunun rüya görülen evresidir. Bu evre uykunun diğer evrelerinin arasına serpiştirilmiştir. Çok sayıda farklı özellik ile bağlantılıdır. Aynı zamanda paradoksal uyku olarak da bilinmektedir; çünkü önceleri, hızlı göz hareketleri ve huzursuzluğun eşlik etmesi araştırmacılara bu uyku evresinin hafif uyku olduğunu düşündürmüşse de, kasların kısmi felç olması nedeniyle aynı zamanda paradoksal olarak da ağır bir uyku olduğu saptanmıştır.REM uykusu evresinde rüyalar görülür ve gün boyunca yaşadığımız psikolojik baskılar bu uyku evresinde tamir edilir. Bu iki uyku evresini sağlıklı şekilde yaşayan kişi psikolojik ve fizyolojik dinginliği yakalar.

 

UYKUNUN GECE PATERNİ

Uykuya daldığımızda non REM uykusunun dört evresinden hızla geçeriz ve ilk doksan dakikanın çoğu, yaklaşık on dakikalık REM uykusunun takip ettiği evre IV uykusunda harcanmaktadır. Bu patern kendisini, her bir döngüdeki REM uykusunda daha fazla zaman harcanacak şekilde, gece boyunca dört ya da beş kez tekrar eder. Uyanmamızdan önce REM uykusunda bir saat kadar zaman harcarız. REM uykusunda harcanan zaman yüzdesi doğumdan sonra gittikçe azalır ve (doğumda % 50) üç yaşında % 33 e, 11 yaşında % 27 ye ve ergenlikte de yaklaşık %25 e düşer.

 

UYKU VE UYANIKLIK RİTİMLERİ

Vücudun günlük ritimleri iyi bilinmektedir. Uyku, bu doğal ritimlere sıkıca bağlı olan pek çok vücut fonksiyonundan birisidir. Bu ritimlerin uykudaki önemleri, uzun uçak yolculuğundan sonra ortaya çıkmaktadır. Vücut saatimizin, normalde uyku ve uyanıklık ile ilişkili olan dış uyarılarla ayarlanmadığını bu tür yolculuklarda ayrımsarız.Uyku problemi olan kişiler sıklıkla doğal uyku ve uyanıklık ritimleri normalin dışında olanlardır. Bunlar gece vardiyasında çalışanlar veya küçük bebek sahibi ebeveynler ya da kendilerini geç kalkma ve ardından da yatma saatinde uyuma güçlüğü çekme alışkanlığına kaptırmış kişilerdir. Pek çok Akdeniz ülkesinde görülen uyku paterni -örneğin öğleden sonraları, özellikle sıcak havalarda iş arası verip uyuma- doğal uyku ritmimize Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika da sıklıkla görülen paternden daha yakındır.

 

HORMONLAR VE UYANIKLIK

Adrenalin ve kortikosteroid düzeyleri uyanık olduğumuzda daha yüksektir. Aslında uykuda olduğumuzda adrenalin düzeyleri çok azalır. Buna karşılık, büyüme hormonu ve diğer yenileyici hormonların düzeyleri uykuda daha yüksektir.Melatonin uykuyu harekete geçirir.Ne kadar uykuya gereksinmemiz var?

 

FİZYOLOJİK FAKTÖRLER

Kişilere göre farklılık gösterir. Özel durumlar hariç 6 saat uyumak yeterlidir. Bazı kişilerin bundan daha fazlasına gereksinimi varken diğer taraftan başka insanlar bir gecede sadece 3 ya da 4 saatle yetinmektedir.Tarih her gece birkaç saatlik uykuya gereksinim duyan ünlülerin hikâyeleriyle doludur. Napolyon ve Churchill bunlardan ikisidir. Uykunun miktarı yaşla değişkenlik gösterir. Yeni doğmuş bebekler günün 20 saatini uykuda harcamaktadır. Yaklaşık 2 yaşında uykuya gereksinim azalmaktadır, buna karşın küçükler halen erişkinlerden daha çok uykuya gereksinim duyar. Çocukluğun ileri yaşlarında ortalama uyku saatleri erişkin ortalamasının sadece çok az fazlasına kadar düşer. Ergenlikte uyku paternleri değişken hale gelir ve bazı gençler 11 yaşında olduklarından daha fazla uykuya gereksinim duyar görünmektedir. 16–17 yaşlara geldiklerinde, insanların çoğu, yaklaşık kırk beş yaşına kadar sürecek olan uyku paternlerini edinirler.Yaşlı kişiler daha hafif uyuma eğilimindedir ve genellikle gençliklerinde gereksinim duyduklarından daha az uykuya gerek duyarlar.

 

ÇEVRE FAKTÖRLERİ

Bu bireysel farklılaşmalardan daha önemli olarak bir toplumdaki ortalama uyuma miktarı dış faktörlerden etkilenmektedir. Örneğin; elektriğin genel kullanımından önce insanlar uyuma paternlerini gün ışığının paternlerine daha fazla bağlamışlardı; bu özellikle de mevsime bağlı olarak oldukça değişkenlik gösteren gün ışığı miktarının olduğu yerler olan yüksek bölgelerde daha belirgindi. Biz doğal olarak çevremizdeki insanlarla aynı zamanda uyuma eğilimindeyiz. Tüm toplumlarda karanlığın uykunun ana harekete geçiricilerinden biri olduğu bizi şaşırtmamalıdır. Bu doğal ritim gece işçilerinde olduğu gibi şaşarsa uyku ile ilgili problem sıklıkla ortaya çıkar.

 

UYKU VE ÖĞRENME

Uykunun yeni yeteneklerin öğrenilmesindeki rolü üzerine yapılan en eski çalışmalardan biri Paris Üniversitesi’nde görevli Vincent Bloch tarafından 1970’ler yapılmıştır. Farelerle labirentler üzerinde çeşitli deneyler yapan Bloch onların REM uykularında bir artış gözlemlemiştir. REM (rapid eye movement-hızlı göz hareketleri), uykunun en çok rüya görülen evresidir. Başka araştırmacılar da REM uykusundan mahrum bırakılan (yapılan bu deneye katılan gönüllülerin EEG kayıtları onların REM uykusuna ne zaman başladıklarını gösteriyordu ve bu anda gönüllüler uyandırılıyordu) kişilerin bir önceki güne ait olayları hatırlamakta güçlük çektiklerini ortaya koymuştu. Günümüzdeki teknolojiyle REM uykusu sırasında sinir hücrelerinin o kişinin gün içindeki öğrenme faaliyetlerine ait aynı bilgileri beyne aktardığını biliyoruz. Dolayısıyla rüya görmek gün içinde yaşanılan öğrenme deneyimlerinin tekrar edildiği ve bu yolla onların bilgi dağarcığımıza iyice yerleştirildiği bir süreçtir. Bu sürece müdahale etmek bu bölgelerin beyindeki yerlerini almalarını engellemek anlamına gelir.1994 yılında Science dergisinde yer alan bir makalede, bir grup İsrailli araştırmacı, REM uykusunun bölünmesiyle değişik yeteneklerin öğreniminin engellendiğini ortaya koymuştur. Bu yetenekler bisiklete binmek, tenis topuna vurmak gibi tekrar edildikçe otomatikleşen bilgilere ya da psikologların deyimiyle, işlemsel bilgilere dayanır. Yakın bir zaman kadar sadece tekrar ile bu tür yeteneklerin uzun süreli belleğe kazınabileceğine inanılıyordu. Ancak İsrailli araştırmacılar, yeni işlemsel yeteneklerde bir sonraki gün ustalaşıldığını göstermiştir. O da REM uykusunun uyunması şartıyla.Laboratuvar araştırmaları, birçok görevi yerine getirme becerisinin geceleri bozulduğunu göstermektedir. Özellikle uykulu kişilerde yanıtta gecikme, yanlış yapma sıklığında artış görülmektedir. Bu durum zihinsel, aritmetik mantıksal çözümlemeyi yavaşlatmakta ve hafızayı etkilemektedir.İyi bir akşam uykusu belleğiniz için mucizeler yaratır. Araştırmalar rüya görürken uyanan insanların bellek testinde başarısız olduklarını göstermiştir. Düzenli uyku aynı zamanda vücudu yeniden şarj eder, alarmda tutar, ayrıntılara dikkatinizi yoğunlaştırır.

 

İYİ BİR UYKU İÇİN TAVSİYELER

• Uyunacak ortam fazla aydınlık olmamalı, havalandırılmış olmalı ve temiz kokmalı.

• Gevşeme tekniklerini yatağa girdikten sonra uygulamanız sağlıklı bir uyku uyumanızı sağlayacaktır.

• Eğer uykunuz yoksa yatağa girip uyumak için kendini zorlamayın. Bu uykunuzun daha da kaçmasına sebep olacaktır. Böyle durumlarda kalkıp sizi rahatlatacak kitaplar okuyabilir, sakin bir müzik dinleyebilirsiniz, bu zamandan uygun bir şekilde faydalanmaya çalışabilirsiniz.

• Uykunuzun gelmesi için ayaklarınızı sıcak tutun.

• Yatmadan önce ılık bir duş almakta size uyumanızda yardımcı olacaktır. Temiz olmak ve temiz kokmak tavsiye edilir.

• Yatmadan önce en az iki saat öncesinden yeme ve içme işleminize son verin. Eğer yatmadan önce yemek yiyorsanız tüm kan midenize toplanacak vücudunuz normal bir şekilde çalışmaya devam edecek siz de sürekli olarak N-REM uykusunda kalacak ve ağır uykuya (REM) geçemeyeceksiniz. Sabah kalktığınızda ise hiç uyumamış gibi kendinizi yorgun hissedeceksiniz.

• Sigara, alkol ve kafeinden uzak durun. Uyumadan birkaç saat önce kafeinli (çay-kola) içecekler içmeyiniz.

• Rahat ve sizi üşütmeyecek aynı zamanda terletmeyecek gecelikler tercih edin. Nevresimler ve gece giyilen kıyafetlerin açık renk, desensiz ve pamuklu olmaları tavsiye edilir.

• Uyku hapları almayın.

• Çok yorgunsanız güneş batarken yatıp, gün doğumuyla uyanmak.

• Zihinsel olarak sakin ve rahat olmak. Yatmadan önce aksiyon filmleri seyretmek, para saymak tavsiye edilmez.

• Günlük düzenli egzersizler yapın. Yatmadan 3-4 saat önce ağır egzersiz yapmayın.

• Uyku saatlerinizi bir düzene sokun. Hangi saatte yatarsanız yatın, kalktığınız saat aynı olsun.

 

Kaynakça:

1. http://www.refikakten.com/uyku.htm

2. Gamon D. Ve Bradgon A. D. Çev. Soner Yaşar, Hızlı Öğren Çok Hatırla, Arion Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul, 2003. S:1843.

 

3. Müftüoğlu, Osman. Yaşasın Hayat, Doğan Kitap, 9. Baskı, İstanbul, 2003. s:1054.

4. http://www.saglikbilgileri.com5. Newsweek Magazine, Özel Sayı, Yaz 1999. 6. Mayo Clinic Healt Letter, 1998.

III. GÜNÜMÜZE KADAR GELEN TAKVİM DÜZENLEMELERİ

Eski Yunanlılar, günü güneşin batışından diğer batışına, Romalılar gece yarısından bir sonraki gece yarısına, Babilliler güneşin doğuşundan bir sonraki doğuşuna kadar hesap etmişlerdir. Gün hesabı dünyanın kendi ekseni etrafındaki bir döngüsüne dayanır. Ayın dünyanın etrafındaki döngüsü, 29,5 günde tamamlanır, dolunayla başlayıp bir sonraki dolunaya kadar devam eder. İnsanlar mevsimlerin de döngüsünü ve bir mevsimin tekrarına kadar geçen sürenin 365 gün, 5 saat, 49 dakika (takribi 365.25 gün) olduğunu fark etmişlerdir. On iki ay 354 gün olarak hesaplandığında aylar, mevsimlerin önüne geçer. Mevsimlerdeki kaymalar, hava şartları ve bilhassa buna bağlı olarak tarım; ekin ve hasat zamanını yıllar içerisinde belli bir düzene oturtmak bakımından insanları hayli rahatsız etmiştir. Uyum sağlayabilmek amacıyla bazı yıllara fazladan bir ay eklenmiştir. Yahudiler 19 yılda 7 kere, Yunanlılar ise 8 yılda 3 kere fazla ay eklemişlerdir. Romalıların başlarda Mart ayıyla başlayan 10 aya bölünmüş yılları vardı, daha sonra 2 ay daha ekleyerek bir yılı 355 güne tamamlamışlar fakat gün sayısı az geldiği için zaman zaman ilaveler yapılmış, bu durum da karışıklığa sebebiyet vermiştir. Julius Caesar, bu kargaşayı nispeten önleyebilmek için MÖ 46 yılının 445 gün olduğuna dair emir vermiş ve gelecek yılları 365 güne sabitlemiştir (Julius Caesar’ın Mısırlı astronomlara yaptırdığı bu takvime göre bazı aylar 30, bazı aylar ise 31 gündür. Yıl, Mart ayıyla başlar ve buna göre Şubat, yılın en son ayıdır. July/Julius adını taşıyan Temmuz ayı, 31 gündür. Buna göre en son ay Şubat 29 gün olması gerekirken Caesar’dan sonra hüküm süren Roma İmparatoru Augustus da kendi adını bir aya verir ve Ağustos ayını 30 günden 31 güne çıkarıp Şubatı 29 günden 28’e düşürür.). Esasen dünyanın güneşin etrafındaki yörüngesini tamamlayışı 365 gün, 5 saat, 49 dakika (takribi 365.25 gün) sürdüğüne göre her yıl takribi çeyrek gün kaybedilmiştir. Bunun için Caesar, her dört yılda bir Şubat ayına bir gün eklenmesini emretmiş ve buna artık yıl denmiştir. O zamanlar Şubat ayı 29 günken dört yılda bir 30 gün olmuştur. Bu takvim, Julius Caesar’a atfen, ‘Julian Takvimi’ olarak adlandırılır. Augustus’la, Ağustos ayı 31 güne çıkınca o zamanlar yılın en son ayı olan Şubat 28 güne düşmüş ve dört yılda bir 29 gün olmuştur. Ancak 5 saat 49 dakika tam tamına çeyrek gün etmediği için bu küçük hesap yanlışlığı, birkaç yüzyıl içinde on güne kadar çıkmıştır (her 128 yılda, bir fazla gün). 1582’de Papa Gregory, o yıl Ekim ayında 11 gün düşülmesi gerektiğini söylemiştir. Bu değişiklik, Katolik olmamasından dolayı İngiltere ve Amerika’daki kolonilerinde 1751 yılına kadar uygulanamamış ancak uyum sağlayabilmek amacıyla o tarihte, söz konusu ülkelerde de gerekli gün sayısı düşülmüş ve uyum sağlanmıştır. Böyle bir hatanın tekrarlanmaması amacıyla her dört yılda bir Şubat ayına bir gün eklenip artık yıl olarak hesap edilirken sonu çift sıfırla biten yıllara artık yıl ilave edilmemesine karar verilmiştir. Bu günle ilgili esaslar şöyledir:

       Dörde bölünebilir yıllar, artık yıllardır. Yüze bölünebilir yıllar, artık yıl değildir. Dört yüze bölünebilir yıllar, artık yıllardır.

       Romalılar tarafından Ocak ayına, Kapıların Tanrısı Janus’a ithafen, ‘Januarius’ adı verilmiştir. Latince janua, kapı anlamına gelir. Ocak ayında Janus’a şarap ve yiyecekler sunulurdu.

       Şubat ayı, geçmişte yılın en son ayıydı ve adı, Latince arınma anlamına gelen Februare’den gelmekteydi. Arınma ayıydı.

       Mart ayı, Romalılarda Savaş Tanrısı Mars’a ithaf edilmişti. Bu aya ayrıca, lencten monath (uzayan ay) da denilmiştir zira bu ayda günler hızla uzamaya başlar.

       Nisan ayı, Roma’nın Güzellik Tanrıçası Venüs’ün ayıdır. Bu aya Romulus tarafından 30 gün verildiği söylenir. Daha sonraki kral ona 29 gün vermesine rağmen Caesar, Nisana tekrar 30 gün vermiştir. Bu adın (İngilizce April), Aphrilis (Yunan Güzellik Tanrıçası Aphrodit)’ten geldiği söylenir.

       Mayıs ayı; ayın ilk günü kurban verdikleri, Atlas ve Pleione’nin yedi kızından biri olan Maia’ya ithaf edilmiştir. Maia, tanrıların habercisi olan Mercury’nin annesidir.

       Haziran ayı, Jupiter’in karısı Juno’ya atfedilmiştir. Juno evliliğin tanrıçası olduğu için bu ayda evlenmek uğurlu sayılmıştır.

       Temmuz ayı, başlarda ‘Quintilis’ (beşinci ay) olarak adlandırılmıştır. Bu da yılın o zamanlar Mart ayıyla başladığını göstermektedir. MÖ 44’te Roma İmparatorluğu’nun kurucusu Julius Caesar’a ithafen, ‘Julius’ (İngilizce July) olarak değiştirilmiştir.

       Ağustos ayı, daha önceleri ‘Sextilis’ (altıncı ay) olarak anılırken Caesar’ın katledilmesinden sonra başa geçen Caius Julius Caesar Oktavianus’a (Agustus Majesteleri) ithafen, hayatının en şanslı gelişmelerinin bu ayda gerçekleşmesi (konsül seçilmesi, düşmanlarına karşı kazandığı zaferle üç defa Roma’ya dönüşü, Mısır’ın Fethi gibi) sebebiyle ‘Augustus’ olarak değiştirilmiştir. Bu ay 30 günken Şubattan bir gün alınarak (Şubat, 29 günken 28 gün olmuştur.) 31 güne çıkarılmıştır. Bu imparatorun zamanında Virgil, Horace, Ovid, Livy gibi Roma’nın en ünlü şair ve yazarları yetişmiştir.

       Eylül (September), yedinci aydır.

       Ekimde, Atina’nın 12 mil ötesinde Elensis kentinde, Yunan Tanrıçası Demeter adına bir festival düzenlenirdi. Demeter’in Roma’daki adı, Ceres’ti. Bu tanrıça ekinin ekilmesinin, ziraatın tanrıçasıydı; ekinleri o korurdu. Demeter, Eski Yunancada ‘Toprak Ana’ demekti. Ayrıca, İngilizcedeki cereal (tahıl) kelimesi de Ceres’ten gelmektedir.

       Kasım ayının 13’ünde Romalılar, Baştanrı Jupiter (Yunan’da Zeus) adına festivaller düzenlerlerdi. O da Olympos Dağı’nın tepesindeki evinden, kızınca yıldırımlar yağdırırdı.

       Aralık: Roma yılının bu onuncu ayı (Saturnalia)nın 17’sinde Saturn adına büyük bir festival düzenlenirdi.”[44]

 

       İSLAM TAKVİMİ

       “Bu takvimde ayın başlangıcı, belli bir bölgede dolunayın görülmesiyle başlar. Hava şartlarına ve gözlemcinin görüş hassasiyetine dayanır. Hz. Muhammed’in, ailesi ve inananlarıyla Mekke’den Medine’ye hicret ettiği, ilk ay gözlemine dayalı, ilk dolunaydan başlayan ay; tarihin başlangıç noktası olarak alınır. 639’da II. Halife Ömer-ibn-al-Katip (592-644) tarafından uyarlanmıştır. İslam Takvimi’nde gün, gün batımıyla başlar. İslam Takvimi, değişmez ve kesin bir şekilde ayın dönencesine dayanır. Bu sebepten dolayı her yıl, güneş yılına göre takribi 11 gün kısadır. Ramazan (Ramaddan) ayının ve dinî bayramların tarihleri ayın hareketiyle çok sıkı bağlantılı olarak değişir. İslam Takvimi’nin ekvatora yakın bölgelerde uygulanmasından dolayı yıllar arasındaki mevsimsel farklılaşmalar belirgin olmamıştır. Böylece, diğer bölgelerde hissedilen mevsimsel kaymaların hoş olmayan sonuçlarıyla karşılaşılmamış ve halkın yaşamı etkilenmemiştir. Bu nedenden olmalı ki fazla bir uyarlamaya gerek duyulmamıştır.”[45]

  

       İslam Takviminde Ayların Adları

       Muharram (Muharrem), Safar (Safer), Rabi’ al- awal (Rebîulevvel), Rabi’al Thaany (Rebîulâhir),  Jumaada al-awal (Cemâziyelevvel), Jamaada al-Thaany (Cemâziyelâhir), Rajab (Recep), Sha’baan (Şaban), Ramadan (Ramazan), Shawwal (Şevval), Dhu al-Qi’dah (Zilkâde), Dhu al-Hijjah (Zilhicce).

 

       YAHUDİ TAKVİMİ (Aylar ve Bayramlar)

       . Tishri: 1-2 Rosh Hashanah (Yahudi Yeni Yılı), 10 Yom Kippur (Telafi Günü), 15-23 Succoth (Çadır Tapınak -Tabernacle- Şöleni). Eski Ahit’te anlatıldığı üzere Museviler, Mısır’dan çıktıktan sonra Rab’bın direktifi ve çok detaylı tarifiyle, taşınabilir bir çadır tapınak yapmışlar, çöldeki göçleri sırasında bu tapınağı ve Ahit Sandığı’nı oradan oraya taşımışlar, hatta tapınağın üzerideki bulut onlara gitmeleri gereken yolu göstermiş, onları konaklama ve tekrar yola koyulma konusunda yönlendirmiştir. Yerleşik toplum olduktan sonra uzun bir müddet sabit bir tapınak inşa etmemişler, I. Krallar Döneminde Rab, Kral Süleyman’a birinci tapınağın detaylı planlarını verip onu inşa etmesini istemiştir. Böylece Kral Süleyman, Hiram Usta’nın da yardımıyla birinci tapınağı inşa ettirmiştir.

       . Heshvan

       . Kislev: 25 Hanukkah

       . Tevet

       . Shevat

       . Adar: 14 Purim

 

       . Nisan: 15-22 Pesach

       . Iyar

       . Sivan

       . Tammuz

       . Av

       . Elul

       Yahudi Takvimi, dünyanın Yaratılış Günü göreneğine dayanır ve güneş ile ayın devinimiyle ilişkili olmasına karşın daha çok, ay dönencesine bağımlıdır. Bu takvime göre her ay 29 veya 30 gündür ki bu da ortalama ay devinimi hesabına uymaktadır. On iki ay devinim süresi, toplam 354 gündür ve bir güneş yılından takribi 11 gün daha kısadır. Bu durum, yıl yıl, güneş yılına göre önemli ölçüde gerilemeye neden olur. Buna rağmen Yahudi bayramlarının tarihleri (Gregoryan Takvimi’ne göre) yıl içinde değişmez. Gerilemeyi düzeltmek amacıyla kabaca her üç yılda bir, takvime Adar II ayı ilave edilir; her 19. yılda başka değişiklikler de yapılır. Bütün bu düzenlemelerden sonra Yahudi güneş yılı her yıl için 4 dakika daha azdır, bu da her milenyum için takribi dört buçuk gün geriden takip demektir. Yahudi Takvimi de eskiden aynı İslam Takviminde olduğu gibi ayın hareketinin yakından incelenmesine dayanıyordu (Belki de bu uyarlamanın bir nedeni, yüzyılları kapsayan diasporadaki yaşantıya uyum sağlamaktır.). Takvim hakkındaki tüm kararlar, Kudüs’te ‘Sandherin’ adı verilen yüce mahkemece Sod Haibbur tarafından alınıyordu. Bu komite, hesaplamalarında astronomi alanındaki araştırmaların yanı sıra, meteorolojik ve zirai şartları da hesaba katıyordu. Dinî şartlar yerine getirilirken güneş takvimine de uyarlama yapmak amacıyla ara hesaplar yapılıyordu. 70 yılında ikinci tapınağın yıkılışından sonra bu görev, bölgesel sinagoglara devredildi. Karar mekanizmasının merkeziyetçilikten ayrılması, dinî kutlamaların değişik bölgelerde, değişik zamanlarda yapılmasına yol açtı. Bu da tüm Musevilerin, bayramları aynı zamanda kutlayabilmeleri amacıyla günlerin eklenmesine neden oldu. Örneğin; Nisanda kutlanan Pesach’a sekizinci gün ilave edildi. Bu nedene dayanarak 4. yüzyılda Patriarch Hillel II, takvimde uyarlamalar yaptı. Haftanın sadece 7. gününün Sabbath olarak adı vardır, diğerleri adlandırılmadan ziyade numaralanır. Bir gün 24 eşit saate,  her saat, 1080 helek’e (çoğulu halakim) bölünür. Gün, dinî nedenlerden dolayı gün batımıyla biter ve başlar. Takvime dayalı ayarlamalarla Kudüs’te gün, sabah 6.00’da başlar. Buna göre saat 6.00 gece yarısı, öğlen ise 18.00’dir.[46]

 

       IV. SONUÇ

       Bu araştırmada eski medeniyetlerin uzay-zaman anlayışını çeşitli kültürlerden oluşan geniş bir yelpazede inceleyerek kavramaya, bilimsel bakış açısını da araştırmamıza katmaya çalıştık. Dünyanın çeşitli bölgelerinde hüküm sürmüş geçmiş medeniyetlerde hemen hemen aynı hikâyenin değişik veya çok benzer bir sembolik dille anlatıldığını gördük. Aslında bilim, sanat, inançlar, felsefe birbirinden ayrı değildir; hepsi bir piramidin tepe noktasında birleşir ve aynı gerçeği söyler. Eğer biri diğerine uymuyorsa olgulardan biri yanlış veya eksiktir. Felsefe, sanat, inançlar geçmiş kültürlerin mitolojilerindeki sembolik anlatımlarda mevcuttur. Nesiller boyu süren bu aktarımlarda hikâyelerin uğradığı erozyon ve yanlışlıklar da göz ardı edilmemelidir. Asıl mühim olan; ait oldukları kültürlerin detaylı incelenmesi, daha sonra da bu kültürlerin ve anlatımların karşılaştırmalı incelemeye tabi tutulmasıyla bu sembolik anlatımların mümkün olduğunca doğru deşifre edilmesidir.

       Yeryüzünde kim bilir bundan önce kaç defa iç içe devirler tekrar etmiş, büyük dönenceler yaşanmış; büyük bilimsel ve teknolojik gelişmeye sahip, medeniyette ilerleme kaydetmiş büyük uluslar dönencelerin sonunda gerilemiş, coğrafi değişikliklerin sonucunda da büyük uluslar küçük kabilelere bölünmüştür. Kabileler birbirleriyle savaşırken ve zaman içinde birleşip yeni medeniyetler kurma yolunda ilerlerken insanlar yaşam mücadelesi içinde geçmiş medeniyetleri, bilim ve teknolojideki gelişmeleri tamamıyla unutmuşlardır. Geriye bazı kırıntılar, tutunabilecekleri, nesilden nesile aktarılan sembolik anlatımlar kalmıştır. İnsanlar da bu anlatımların izini takip ederek onların üzerine yeni medeniyetlerini kurmuşlardır. Bilim ve teknolojideki eski gelişmelere gelince; kabileler hâlinde günlük yaşam mücadelesinin verildiği ara dönemde, teknolojinin gerektirdiği silsileler hâlinde birbirine bağımlı faktörlerin birçoğu ortadan kalktığı (elektrik üretiminin mümkün olamaması, yedek parça olmaması gibi) için bilimsel gelişmelerin kullanımı imkansız hâle gelmiş, insanlar en ilkel şartlarda hayatta kalabilmeyi bile yeterli görmüş ve bunun sonucunda da artık işlevini yitirmiş olan geçmiş bilim ve teknoloji tamamen  kaybolmuştur. Yeni medeniyetlerin kurulması aşamasında ise nesilden nesile aktarılan sembolik anlatımlarla kırıntılar hâlinde gelen tinsel bilgi mevcut olmasına karşın bilim ve teknoloji alanında her defasında yeni baştan bir gelişme sürecine girilmiştir. Hatta bazı durumlarda bir önceki dönencedeki medeniyetin izlediği bilimsel yoldan ayrı bir yol izlenmiştir (Eski Mısır Medeniyeti’ni anlatırken J. A. Livraga’nın Teb adlı eserinden yapılan alıntıda, Atlantis’in bugünkü bilimin aksine, enerjiyi maddeye dönüştürdüğünden bahsedilmiştir.

       Tin ve bilim aslında aynıdır, aynı olgunun değişik yüzleri gibi gözükseler de bir noktada birleşir ve ikisi de Tanrı’nın Yasası’nın içinde yerlerini alırlar. Tanrı’nın Yasası’nın unsurları arasında tam bir mükemmeliyet ve iktidar (omnipotent) mevcuttur, unsurların kendi aralarında ayrılığa düşmeleri söz konusu değildir. Eğer tin ve bilim uyuşmuyorsa ya tin yanlış algılanmış ya da bilim henüz eksiktir. İkisinin de doğruluğunun ispatı, bir diğeriyle uyumlu olup olmamasına bakılarak yapılabilir. Tini anlamak için Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur; zaten mevcut olanı yeniden keşfetmek lüzumsuz olduğu kadar, hata riskini de arttırır. Yunan mitolojisine göre Prometheus, Ölümsüz Demirci Hephaistos’un ocağından ateşi çalıp insanlara vererek onlara yardım etmiş, bunun sonucunda da Kafkas Dağları’nda cezalandırılmış; Zeus’un ölümlü bir kadından olan oğlu ve Hera’ya Tiryns Kralı Eurystheus’un emrettiği (sembolik olarak astrolojiye ilişkin) on iki görevi başarıp ölümsüzleşen Herakles tarafından kurtarılmıştır. Prometheusun insanlığa verdiği ateş, onu vücudu ve duygularından ibaret zindanından kurtarabilecek “bilinç ışığı”nı temsil etmektedir (Bilinç sorumluluk getirir, artık insanlar kendi kaderlerini inşa ederler, bunun için artık 12 burç gerekli olmuştur.). İnanışa göre kimi insanlar bu bilinç ışığından nasiplerini almışlar, kimileri ise içlerinde saklı kalmış olan bu ışığın hâlâ farkına  varamamışlardır. Ta Prometheus’a dayanan ve tanrısallıktan çalınan bilinç ışığı, eski anlatımlarda zaten mevcuttur. Hakikat’i anlayabilmek için kadim anlatımlara başvurmak, onların sembolik anlatımlarını layıkıyla çözebilmek yeterlidir. H. P. Blavatsky’nin söylediği ve gerçekleştirdiği gibi çeşitli çiçekleri, toplayıp demet hâline getirdikten sonra bir vazoya koymak gerekir. Yoksa dünya yüzünde yeni olan, bilinmeyen bir şey yoktur; sadece var olanı ortaya çıkarmak gerekir.

       İç içe dönenceler ve devirler boyunca insan, ruhsal yolculuğunda yalnızca kendisinin inşa ettiği yolda yürümüş; kimi zaman madde zenginliği içinde, konforlu binalarda, araçlarda, iletişim kolaylıklarıyla yaşamış, kimi zaman ise mağaralarda, ağaç kovuklarında kabileler hâlinde yaşayarak, günlük barınma ve yiyecek ihtiyacını temin etmek amacıyla mücadele ederek ama bütün bunlara, değişen inişli çıkışlı hayat şartlarına rağmen ruhsal olarak daima ileriye giderek evrim yolculuğuna devam etmiştir.

       Dönencelerde devirler başlar, yükselir ve sona erer. Bilim ve teknikte çok ileriye gitmiş olmak, o toplumdaki insanların illaki ruhsal açıdan da aynı şekilde ilerlemiş olduklarını göstermez (Bu, sadece çağımızın yanılsamasıdır.), bu böyle olabilir veya olmayabilir. Maddi yaşam şartları ve ruhsal evrim tamamıyla birbirinden bağımsızdır; birincisi kanılarımızın geçici kavramı, ikincisi ise ölümsüz olan mutlak gerçekliliktir. Hatta devir geçişlerinin tam olarak senkronize bir şekilde yaşanmadığı dünyamızda kâbileler hâlinde yaşayan, belki de büyük bir medeniyetin arifesinde olan bir topluluk, maddi konfor içinde önceki bir devrin sonuna yaklaşmış bulunan diğer bir topluluktan ruhsal evrim açısından çok daha ileride olabilir. Ruhsal yolculuk, büyük değişiklik gösteren çeşitli şartlarda devam edebilir. Bu dönemde dünyamızda geçici teknolojik gelişmelerin sarhoşluğuyla bilinç ışıklarını yakamamış ve kendileriyle, her türlü şartta asıl ve kalıcı olan ölümsüz, tinsel yanlarıyla ilgilenmeyen insanlığın, dönence sonundaki yaşam şartlarında tutunacak dallarının kalmadığını fark etmesi, ne kadar da hazin olacaktır.

       Burada, iki filozofa kulak verelim. Delia Steinberg Guzman,[47] Maya’nın Oyunları-Yanılsama ve Gerçek adlı eserinde yer alan “Zaman” makalesinde şöyle der: “Zaman uzay gibi bir enerji biçimidir. Uzay bedenlere hizmet eden, zaman ise ruhlara hükmeden boyuttur. …Zamanı ölçmeyi başardığımız düşüncesinin verdiği tatmine rağmen bu başarının o kadar büyük olmadığını gözlemlemeliyiz. Bu doğru olmuş olsaydı fiziksel, psikolojik, zihinsel veya tinsel zamanın birbirinden farklı sürmesi söz konusu olmazdı. Kolumuzdaki saatin bir saati, acının veya hoşnutluluğun bir saati ile aynı değildir; ıstırabın bir saati, zevkten alınan bir saatten çok daha uzundur. İlginç bir kitap okuyarak geçirilen bir saatin de nasıl geçtiği fark edilmez; sevmediğimiz bir şey üzerine çalışarak geçirdiğimiz bir saat, bize sonsuz gibi gelir. Tinsel gelişimle geçen bir saat çok kısadır, az evrilmiş olmamızın getirdiği vicdan azabı ve üzüntüyle geçen bir saat ise bir yüzyıl gibidir. …Bu nedenle hâlâ zamanı ölçmüş değiliz. Çeşitli saat ve dakika türleri vardır ve hepsi de aynı araçla algılanamaz; dahası her zaman türü, bizde aynı etkileri bırakmaz. Saatler, yılların geçişiyle bizi herhangi bir konuda profesyonellere ve âlimlere dönüştürebilir. Bununla birlikte pek çok bedenlenme boyunca evrilmemize yardım edebilecek yegane zaman, ruhsal zamandır. Düşünmeyen, bize göre daha az hisseden bir ağacı düşünün: Ölü yapraklarına ağlamaz, aksine gelecek baharda uyanacağından emin olarak kışın mutlu ve çıplak bir biçimde dinlenir. Zamanın getirdiği değişimlerin hepsinin kökeninde ne yaşlılık ne de ölüm vardır, bunların kökeninde ebedî gençlik bulunur…”

       Sri Ram’ın[48], Human Interest (İnsan İlgileri) eserinde yer alan “Zamanın Peçesi” yazısından yaptığımız bir alıntıyla, zamanın sınırları içine hapsolunamayacak bu konuyu burada bitiriyoruz:

       “Mistik50 Yıldız’ın ışınları, evreni oluşturur; kendisi, ışığın ve yaşamın kaynağıdır. Her fiziksel yıldızın bir güneş olduğunu biliyoruz. Mistik Yıldız, evrenin merkezi Ruhsal Güneş’tir. Uzaklığından dolayı bir yıldız gibi görünür. Bu uzaklık, astronomik evrende olduğu gibi boşlukta değildir ancak zaman ve tezahürdeki uzaklıktır. Her birimiz, aslında ışığın ve güzelliğin spritüel bir küresiyiz. …Zamansal olarak bu geçerliyse sonsuzluğa ait bir bilinçliliği kavrayabiliriz; geçmişin, şu anın ve geleceğin birlikte olduğu bir noktadır çünkü o noktada, bildiğimiz kadarıyla zaman bulunmamaktadır. …Eğer zaman bir yanılsama ise gelecek şu an var olmakta, şu an ve geçmişle birlikte. İçimizdeki kutsal insan daha şimdiden var olmakta, zamanın sınırlamalarının dışında, gelecek görkem ve parlaklığıyla! …Geleceği şu andan ayıran, zamanın peçesidir. …”

 

YUNAN MİTOLOJİSİ

Aynen diğer mitlerde gördüğümüz gibi sembolik bir anlatımla nedenselliği evrime dayanan, geniş açılı bir uzay-zaman ilişkisini öykülemektedir. Diğer mitlerde anlatılan konularla paralellik gösterir, zaten aksi nasıl mümkün olabilir ki?  

       Titanlar’da tanrıların yaratılışı: Kaos (düzensizlik) denilen başlangıçtaki boşlukta, ilk üç ölümsüz varlık ortaya çıktı (Teos düzeni, kozmosun kuruluşundaki tanrısal oluşum): Gaia (Toprak Ana), yeraltı dünyasını yöneten Tartaros ve eşsiz güzelliği birçok tanrının yaratılışına esin kaynağı olan Eros (Aşk). Daha sonra Gaia, eşi olmadan Uranos’u (Gökyüzü Baba) doğurdu. Gaia, aynı zamanda Qurea (Dağlar) ile Pontos’u (Deniz) doğurdu. Gai ile Uranos evlendi; ilk ölümsüz çocukları, üçüz, yüzer kollu devlerdi ve her omuzda elli kolları vardı (Bu da cennetten yer altına, dünyaya kovulduktan sonra Aztek Güneş Takvimi’ndeki, dünyadaki insan evrim skalasının bir ve daha sonraki gelişmelerle ikinci devresine denk geliyor olabilir.). Ondan sonraki ölümsüz çocukları Üçüz Kyklop’lardı. Her birinin alnının ortasında sadece bir göz vardı (Bu olayın da yine cennetten yeryüzüne kovulduktan sonra Aztek Güneş Takvimi’ne göre insanın üçüncü evrim skalasının başına ve ortalarına denk gelmesi mümkündür. Homeros’un Illiad ve Odyssey anlatımında, Troya (Truva) Savaşı sonrası Odysseus’un vatanına geri dönüşü sırasındaki maceralarını anlatan Odysseus’un Yolculuğu’nda, arkadaşlarıyla tek gözlü dev Kyklop’un mağarasına sığınmasını hatırlayalım.). Kykloplar zanaatçılıkta ustaydılar ve daha sonra Olympos Dağı üzerinde tanrılar için saraylar inşa ettiler. Uranos, bu altı çocuğun korkunç gücünden ürktü; her çocuk doğduğunda elini kolunu bağlayarak Gaia’nın bağrına, toprağın derinliklerine (yeryüzüne, dış helezonik katmanlara doğru) fırlattı (Bu da ilk cennetten kovuluşu anlatıyor olmalı. Zaman içinde ölümlü fakat bize nazaran çok daha uzun ömürlü bir yaşama ve üreme ortamına geçiş ki başlarda belki bizlerden çok daha farklı bilimsel bir sistemle de olabilir bu geçiş.). Her çocuk 9 gün 9 gece boyunca düştü (Platonik Yıl’ın 8 katmanın döngüsünü içerdiğini düşünürsek bu ifade, Platonik Yıl’ın iki üst civarı katmanını ifade ediyor olabilir, ayın dünyadan kopmuş bir parça olduğunu ve ikisinin de aynı katmanda, birinci katmanda olduğunu düşünürsek... Astrolojik bir inanca -Al Ghazâlî-[41] göre cennetin 8. katmanın üstünden başladığı söylenmekte, burçların da bu katmanın hemen üstünde olduğuna inanılmaktadır[42]. Ayrıca, Hint felsefesine göre Brahma’nın 9 gün ve 9 gecesini veya her ikisini de içerebilir.). Her çocuk, doğumunun ardından Gaia’nın bağrına atıldıkça onuncu günde, hükümdarlarının adıyla anılan Tartoros’a (Dünya, yeryüzü olmalı.) indi. Uranos, yeryüzünde, güneş ışığının uzağındaki bu noktada Yüz Kollular ile Kykloplar’ı sakladı. Gaia buna öfkelendi ve sessizce intikam zamanını bekledi. Gaia ile Uranos’un diğer ölümsüz çocukları 13 Titan’dı; Helios-Güneş Tanrısı, Selene-Ay Tanrısı, Okeanos-Dünyayı Saran Nehrin Tanrısı, anneleri Gaia gibi kehanet tanrıçaları olan Themis ve Delphoi, zaman içinde evlenip Yunan tanrılarının ebeveyni olan Kronos ile annesi gibi yeryüzü tanrıçası olan kız kardeşi Rhea, dünyanın üstüne düşmemesi için gök kubbeyi tutan en güçlü titan Atlas (Mısır’daki Shu gibi), suyla çamurdan ölümlü insanı ortaya çıkaran Prometheus, ilk ölümlü kadın -Pandora- ile evlenen Epimetheus. Gaia, Uranos’tan intikam almak için büyük bir parça çakmak taşı aldı ve görevi kabul eden en küçük titan Kronos’a verdi. Kronos, bu taşla babası Uranos’u hadım etti ve kopan parçaları denize attı. Bu parçalar, denizde köpük oldu ve Aşk Tanrıçası Afrodit doğdu. Uranos’un iktidarı, bu şekilde sona erdi. Gaia, Uranos’un toprağa akan kanından, kara giysili üç Furia’yı doğurdu (Furious, İngilizcede gözü dönmüş şekilde öfkeli anlamını taşır.). Bu ölümsüz tanrıçaların zehirli yaş akıtan gözleri ve pis kokan nefesleri vardı. Gaia aynı kandan, başka bir grup iğrenç varlık doğurdu (Bütün bunları, öfke ve intikam duygusunun ürünleri olan kusurlarımız olarak da nitelendirebiliriz.). Kronos, gökyüzü tanrısı olunca Kykloplardan korktu ve annesine onları serbest bırakacağına dair sözünü tutmayıp kardeşlerini bağlayarak Tartaros’a hapsetti. Kehanet tanrıçası olan annesi Gaia, Kronos’a oğullarından birinin onu devireceğini söyledi. Kronos ile Rhea’nın kızları Hestia doğdu. Kronos, çocuğun kız olduğuna bakmayıp kehanetten korktu ve Hestia’yı yuttu. Demeter, Hera, Hades, Poseidon adlı dört çocukları daha oldu ve her defasında Kronos, çocukları yuttu. Rhea, altıncı çocuğu Zeus’u, Gaia’nın salık vermesi üzerine Girit’te Diktis Dağı’ndaki bir mağarada Kronos’tan gizli doğurdu. Kronos’a ise kundağa sarılmış bir kaya verdi. Kronos da onu çocuk sanıp yuttu. Bir gün Rhea, Kronos’a bir içki verdi. Kronos tekrar isteyince içeri bir yabancı girdi ve içkiyi o verdi. Zeus’un verdiği içkiyi içen Kronos sırayla; kayayı, şimdi yetişkin olan Poseidon’u, Hades’i, Hera’yı ve Hestia’yı kustu. Rhea, ona kendi hazırladığı kaderden kaçamayacağını söyledi (Aynen insanların kendi hazırladıkları kaderden kaçamayacakları gibi bunun üst planlarda da geçerli olduğunu görüyoruz.). Kronos ve onun tarafını tutan Titanlarla, Zeus ve kardeşleri (ilk Yunan tanrıları); on yıl boyunca savaştılar. Hiçbir taraf galip gelemedi. Sonunda Gaia, Zeus’a Tartaros’ta zincirlenmiş olan Yüz Kollular ve Kykloplar’dan söz etti. Zeus, Tartaros’a inip amcalarını zincirlerinden kurtardı ve onunla birlikte Titanlara karşı savaşmalarını istedi. Onlar da bunu kabul ettiler ve özgürlüklerine karşılık Zeus’a yıldırım şeklinde gök gürültüsü ile şimşek armağan ettiler ve Olympos Dağı’na yerleştiğinde bunlardan daha çok yapacaklarını vaat ettiler. Poseidon’a ise denizde dalgalar meydana getirmek için üç dilli mızrak armağan ettiler. Aynı zamanda bunu Titanlara karşı kullanabileceğini de söylediler. Hades’e ise görünmezlik miğferini verdiler ve “Zamanı geldiğinde kahraman Perseus, canavar Gorgon Medeusa’yı öldürmek için silahına gerek duyacak. O zamana kadar Kronos ve Titan yandaşlarına karşı sana iyi hizmette bulunacak.” dediler. Savaş başladı, hepsi de ölümsüzdü ancak birbirlerini yaralayabiliyorlardı. Silahlarla, yıldırımla dünya sarsıldı. Sonunda Yüz Kollular, Titanları dünyanın altına, Tartaros’a savurdular, zincirlerle bağladılar. Nefret ettikleri Titanların sonuna dek gardiyanlığını yapmaya gönüllü oldular. Atlas, gök kubbeyi omuzlarında taşımaya mecbur oldu. Savaş bitince erkek tanrılar, aralarında kura çektiler. Zeus’a gökyüzü, Poseidon’a deniz, Hades’e de yeraltı tanrılığı çıktı. Zeus, Olympos kraliçeliğinin yanı sıra evlilik ve doğum tanrıçası da olan kız kardeşi Hera ile evlendi. Hestia, aile ocağının koruyucusu oldu. Demeter, ekinler tanrıçası oldu. Hepsi ölümlülere yardımcı olmak için iş bölümü yaptılar. Zeus, diğer birçok tanrının babası oldu; Athena el sanatları, el işçiliği, savunma sanatları tanrıçası; Apollon kehanet, tıp, atıcılık tanrısı; Artemis av tanrıçası; Hermes, Zeus’un habercisi; Persephone yeraltı dünyasının kraliçesi; Ares savaş tanrısı ve Hepahistos şanlı demirciydi. Titanların egemenliği sona ermiş, tanrıların egemenliği başlamıştı (Artık, dünyada dördüncü insan evrim skalası başlıyordu.).

       Yunan mitosunda, diğer mitlerde olduğu gibi insan çağlarının da anlatımı vardır. Yunan ve Hint mitolojilerindeki insan çağları anlatımları, hemen hemen denktir. Görünüşe bakılırsa en son çağın devri (Aztek Güneş Takvimi’ne göre) 3. evrim skalasının sonunda, 4.evrim skalasının başında Altın Çağ’la başlamış ve günümüzdeki Demir Çağ’a kadar süregelmiştir. Her çağın sonunun sıkıntılı olması; mesela, dördüncü evrim skalası ile beşinci evrim skalası arasına denk gelen çağ değişikliğinde yaşanan tufanlar veya arada geçici iyileşmeler, Yunan mitolojisinde örneğini göreceğimiz Kahramanlar Çağı, Kelt mitolojisindeki Tuatha De, zamanımıza yakın yaşanan Rönesans dönemleri gibi tüm bunlar olağan olmalı. Ayrıca bu geçici durumların dünyanın bir tarafında yaşanırken diğer tarafında yaşanmadığını da gözlemleyebiliyoruz. İslamiyet sonrasında Arap Dünyası altın çağını yaşarken (Batı klasiklerinin Eski Yunanca ve Latinceden Arapçaya çevrilip bu iki kültürün birleşmesi, İslam Dünyasını zirveye taşımıştır.) Avrupa, bağnazlığın içinde bir Orta Çağ yaşıyordu. Buna karşın Avrupa, 15. yüzyılda önceleri kendi klasik eserlerini Arapçadan geri çevirerek Rönesans Dönemine girmiş, Doğu ise gerilemeye başlamıştır. Aynı şekilde, çağ dönencesinin dönemlerinde veya evrim skalaları geçişlerinde dünyanın bir kesiminde bir çağ döneminin veya evrim skalasının sonu yaşanırken başka bir bölgede yeni çağ döneminin veya evrim skalasının başının yaşandığı gözlemlenebilir. Devirler, buna göre nispeten kısa bir zaman aralığında tam olarak örtüşmüyor olabilir. Yalnız unutmamalıyız ki genelde döngüsel hareket eden insan çağları dönencesiyle devamlı ilerleyen evrim skalaları (Burada açıklamanın gereksiz olduğu, kendi içinde ilerleyen yedili ve alt yedili katmanlarıyla bir devinimle ki bu devinim, çağlardaki kişilik değişikliğine sebep veriyor.), birbirinden bağımsız olmakla birlikte örtüşen kavramlardır. Şimdi, Yunan çağlarına geri dönelim: 

       “Mükemmel bir Altın Çağ vardı. İlk kuşak öldüğünde Zeus, ikinci kuşak ölümlüleri yarattı. Bunlar, Gümüş Çağın insanlarıydı ve ilkinden daha az erdemliydiler. Bunların vücutları toprağa karıştığında ruhları yer altına indi. Daha sonra Zeus, silahları, aletleri, tunçları olduğu için Bronz Çağın insanları olarak bilinen üçüncü ölümlüler kuşağını yarattı. Bu ölümlüler, Gümüş Çağın insanlarından aşağı, daha acımasızdılar. Tanrılar içinde en çok, Savaş Tanrısı Ares’i sevdiler. Daha sonra Kahramanlar Çağı başladı. Bu insanlar, Gümüş ya da Bronz Çağı insanlarından daha soylu, daha erdemliydiler. Bazıları Troya (Truva)’ya yaptıkları savaşta veya başka savaşlarda öldü. Ancak Zeus, hayatta kalanları dünyanın kenarındaki kutsanmış adalara yerleştirdi (Dikkat edilirse bu bölgelerin aynen dünyanın ekseninin oynamadığı Altın Çağdaki gibi, dünyadaki cennetteki gibi ılıman olduğunu, sert değişikliklerin olmadığı bir iklime ve tabiat şartlarına sahip olduğunu görebiliriz.). Kahramanlar hâlâ orada, Okeanous Kıyısı boyunca, yılda üç kez tatlı meyve aldıkları ülkede yaşarlar (Burada, enteresan bir şekilde tüm dünya en kötü çağ olan Demir Çağı yaşarken bu ara dönem kahramanlarının kötüden korunduğunu görüyoruz.). Keder, artık onlara dokunmaz; sadece normal yaşamlarında kazandıkları onur ve görkemle yaşarlar. Zeus tarafından Tartaros’taki tutsaklığından bu amaçla serbest bırakılan Kronos’un yönetimindedirler. Zeus’un tahıl veren dünyaya yerleştirdiği beşinci kuşak, bizim kuşağımız, Demir Çağının insanlarıdır. … sözlerini tutan namuslu, erdemli insanlar kötü emeller için kaba güç kullananlardan daha az saygı gördükleri zaman, kötü olanlar onurlu olanları incittiği zaman, tanrıların ve ölümlülerin babasına, bizi besleyen dünyada yaşamaya uygun olmadığımızı göstermiş olacağımızdan Zeus, bizim Demir Çağın insanlarını da yok edecektir.”

      

ESKİ MEDENİYETLER AÇISINDAN UZAY-ZAMAN BAĞLAMI-2

SÜMERLERDE ZAMAN ANLAYIŞI  

       Sümerlerde Bereket Tanrıçası İnanna ve kocası Çoban Tanrısı Dumuzi ile ilişkilendirilen bereket törenleri; mevsimleri, baharla gelen bereketin sembolik anlatımını içermektedir. Yer yer Muazzez İlmiye Çığ’ın İnanna’nın Aşkı eserindeki anlatımından pasajlarla bu söylenceyi kısaca aktaralım:

       “Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna; toplumun süsü, Sümer’in neşesidir. Ay Tanrısı Nanna’nın kızıdır. Akadlarda İştar, Musevilerde Astarte, Yunan’da Afrodit, Roma’da Venüs adını taşıyarak yüzyıllar boyu çeşitli toplumların efsanelerinde yaşamıştır. Venüs Yıldızı’nı temsil etmektedir. …O önderliğin, kurnazlığın ve en önemlisi bereketin ve çoğalmanın sembolü olmuştur. …İnanna göğe, yere egemendi. Tanrıların en üstünü Enlil’e istediğini yaptırmayı, en akıllısı Enki’yi aldatmayı başarmıştır. …”

       Hakkındaki söylencelerden en önemlisi ve yaygın olanı, ülkeye bereket sağlayan evlenmesiydi: “Sümer ekonomisi, tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştu. Ürünler ne kadar bol olursa halkın zenginliği ve rahatı o kadar çok olacaktı. Ürünlerin bolluğu, toprağın ve döl yatağının verimli olmasına bağlıydı. …İÖ 3000 yıllarında Sümer düşünür ve din bilimcileri, Sümer’in önde gelen şehirlerinden Uruk’un baştanrıçası olarak kabul ettikleri İnanna’yı kralları ile evlendirirlerse onların verimlilik gücünün, ülkelerine bolluk ve bereket getireceğini düşünmüşlerdir. Uruk’un dördüncü kralı Dumuzi’yi Çoban Tanrısı yaparak Tanrıça İnanna ile evlendirmek üzere seçmişlerdir. …İkisi törenlerle evlendirilmişlerdir. Bu evliliğin ardından İnanna, yeraltı tanrıçası olan kız kardeşi Ereşkigal’i görmeye gider. Ereşkigal, İnanna’nın, yeraltı dünyasına sahip olmak istediğini düşünerek yeraltı kuralına göre onu bir cesede dönüştürür. Diğer taraftan, kardeşinin kocası Dumuzi’yi baştan çıkarsın diye yeryüzüne bir kız gönderir, Tanrıça (İnanna) , veziri Ninşubur’un yalvarmasıyla Bilgelik Tanrısı Enki tarafından kurtarılsa da yerine birini bırakması gerekmektedir. İnanna, yerine birini bulmak üzere yanında cinlerle şehir şehir dolaşmaya başlar. …Tanrıça, kıyamaz hiçbirini vermeye. …Uruk şehrine geldiğinde kocasını …bir kızla tahtına kurulmuş gören Tanrıça, …‘Alın, götürün bunu!’ der. Cinler, Dumuzi’yi yakalar, …yeraltına götürürler. …Dumuzi, yeraltından birçok defalar kaçma girişiminde bulunur. En sonunda, Dumuzi’nin rüya yorumlayıcısı olan kardeşi Tanrıça Geştianna, tanrılar meclisinden Dumuzi’nin yerine yarım yıl yeraltında kalmayı isteyerek kardeşinin yarım yıl yeryüzüne çıkmasını sağlar. Dumuzi, yeryüzüne bahar zamanı çıkarak karısıyla birleşir. İşte bu birleşme sonucu yeryüzünde bütün bitkiler yerden fışkıracak, hayvanlar yavrulayacak, yumurtalar çoğalacak, her tarafa bereket gelecek diye düşünmüş Sümer dincileri ve o günü, yeni bir yılın başlangıcı olarak kabul etmişler. Bu birleşmeyi, ülkenin kralıyla yüksek düzeydeki bir rahibeyi her yeni yılda büyük bir şenlikle evlendirerek sembolize etmişlerdir.” Bu sembolik anlatımın açılımı şöyledir:

       Bir zamanlar, yeryüzünde tanrılarla insanlar bir arada yaşıyorlardı. Altın oranı elde etme yolunda dualite (dişi ve eril)nin mükemmel uyumu şağlanmıştı. Bir gün, Yeraltı Tanrıçası (Mağaranın Efendisi) -Doğu’da Maya, Grek (Yunan)’te Hades, Persephone- insanı yanılsamalarıyla kandırmayı başardı, kendine oyuncak etti. Buna kızan tanrılar, insanları bir başlarına bıraktılar, onları yer altına yolladılar. Bereket, yerini kıtlığa bıraktı. Bilimsel deneylerin ve yanlış uygulamaların sonucunda dünyanın ekseni kaydı. Hep kış oldu; her zaman ılımlı, yaşama ve tarıma uygun olan, cennet misali dünyanın iklim şartları artık değişmişti. İnsanlar aç kaldılar, yaşamak ve ürün almak için artık çok çaba sarf etmeleri gerekiyordu. Böylece, Adem ile Havva dünyadaki cennetten kovulmuşlardı. Onları artık zorlu bir yaşam bekliyordu. Uzun süren bir buzul çağının ardından, insanlara bir yılda yarı zamanlı bir cennet hakkı verildi. Baharla birlikte tabiat canlanmaya, sonbaharla uykuya dalmaya başladı. Bu yüzden baharla başlayan bereket, insanlar için çok önemliydi.

       Yine Muazzez İlmiye Çığ’a dönersek törenlerde tanrıçanın yerine rahibe, tanrının yerine kralın geçtiğini, ikilinin birbirlerine söyledikleri sevgi, aşk, tutku dolu şiirler yazılmış olduğunu ve bunların çeşitli çalgılar eşliğinde söylendiğini anlatıyor ve devam ediyor:

       “Tevrat’ta -Süleyman’ın Şarkılar Şarkısı bölümünde- çok sayıda açık saçık aşk şiiri vardır. …Kilise papazları İsa’yı seven, kiliseyi sevilen; İbraniler ise Yahve (Tanrı)’yi seven, İsrail’i sevilen olarak yorumlamışlardır. 19. yüzyılda ise bunların Filistin düğünlerinde yapılan törenlerle ilgili olduğu söylenmiş, Süleyman’ın Şarkılar Şarkısı bölümündeki şiirlere çok benzediği görülmüştür. …Öykünün izleri Ugarit, Finike, Kenan ve Yunan efsanelerinde de bulunmaktadır. İsrail’e Mezopotamya’dan, doğrudan doğruya ve Suriye yoluyla geçmiştir. …Kutsal evlenme törenleri, İslam dünyasında da iz bırakmıştır. Hıristiyanlar arasında İsa’nın yeryüzüne çıkması, bereket getirmesi inancına dayanan ve Hıristiyan dünyasında yumurtalarla, Easter (Paskalya) adıyla kutlanan yortu ve halkımız arasında Hızır ile İlyas Peygamber’in bulunduğu Hıdrellez Şenlikleri; bu kutsal evlilik töreninin bir uzantısı sayılabilir. Takvimimizde yer alan Temmuz adının aslı da Dumuzi’den gelmektedir.”

 

       BABİL’DE ZAMAN ANLAYIŞI

       “Mezopotamya’dan bize ulaşan en eski gözlem kayıtları, eski Babil kralı Ammi-Saduka’nın döneminden kalan ve Venüs gezegeninin belirmesi ile güneş arkasında kaybolmasını kaydeden astroloji kehanetleridir. Daha sonraları göksel gözlem kayıtlarının gittikçe arttığı görülmektedir. Asurbanipal Kütüphanesinde bulunan ve ilk satırlarındaki mul-apin (sabah yıldızı) sözleriyle adlandırılan üç tabletlik bir eser, dönemin astronomi bilgisini özetlemektedir. Söz konusu belge, sabit yıldızları üç koşut yola göre sınıflandırır, ay ve gezegenlerin hareketlerini anlatır. Ayrıca, astronomi günlükleri de tutulmuştur. Bunlar temelde gözleme dayandıkları hâlde, özellikle gün dönümleri (yazın güneşin dünyaya en yakın zamanı, kışın güneşin dünyaya en uzak zamanı), ekinokslar (baharın ve güzün başlangıcı), ay ve güneş tutulmaları ve gezegenlerin hareketleriyle ilgili, önceden tahmin edilen bazı veriler de bulunurdu. Selefki astronomi teorileri, her bakımdan çağdaşı olduğu Yunan sistemleriyle karşılaştırılabilecek kadar incelikli ve gelişmişti. Doğru astronomik gözlemlere ulaşılmasını sağlayan temel itici güç, muhtemelen takvimde bir düzen kurma isteğiydi. Buna bağlı olarak belli göksel olayları önceden bilmek gerekiyordu. Eski toplumların çoğu gibi Mezopotamya da ay takvimi kullanıyordu. Ay yılı, güneş yılından 11 gün daha kısadır. İki takvimi birbirine uydurabilmek için takribî üç yılda bir, ek bir aya gerek oluyordu. MÖ 450 yıllarına kadar takvim düzeni, Hammurabi Buyruğu’nun da gösterdiği gibi biraz gelişigüzeldi: [28]

       ‘Bu yıl bir boşluk var. Bundan sonraki ay, ikinci Elulu olarak adlandırılsın.’ Kral, vergilerin her zamanki gibi bir sonraki ayın 25’inde değil, eklenen ayın 25’inde ödenmesi gerektiğini de hemen ekler!  5. yy. ortalarından sonraki bir tarihte (kesinlikle MÖ 380’den sonra) 19 yılda araya 7 gün eklenerek devirli bir takvim kullanılmaya başlandı. Bu takvime, Atina’da benimsenmemesine karşın MÖ 5. yy.da yaşamış olan Yunan astronomuna ithafen, Meton Çevrimi denmektedir. İlkin Babil’de kullanılan bu devirli hesaplama, Selefki ve sonra da Yahudi ve Hıristiyan dini takvimlerinin temelini oluşturmuştur. Aynen Yahudilik ve İslamiyette olduğu gibi Babil’de de ayın başlangıcı, Yeni Hilâl’in görüldüğü zamandır.”

       ANTİK YUNAN’DA ZAMAN ANLAYIŞI

       “Ziraat, hukuk veya dinî konular için Antik Yunan’da zamanın ölçümü büyük önem arz ediyordu. Homeros[29] ve Hesiod[30], ikisi de insanların, zamanı güneş, ay, dünya ve yıldızlarla ilişkilendirebilmelerine karşın Eski Yunan’da kozmosun kronoloji açısından çok etkin olarak incelenmediğinden bahseder. MÖ 6. yüzyılın başlarında Thales’le[31] birlikte, astronomi biliminde çok ilerleme kaydedilmiştir. Bu dönemden sonra Yunanlılar hassas takvimler ve güneş saatleri geliştirmek amacıyla yıldızlardan faydalanmışlardır. Thales’le başlayıp Callipusa[32] uzanan Yunan astronomi bilimindeki gelişmeler, filozoflardan halk tabakalarına kadar zamanı daha iyi tanımlayabilme fırsatı vermiştir. Homerosun Illyada ve Odisea adlı eserinde zamana ilahî bir kimlik verilmekle beraber bu kavram, dünyanın devinimiyle de ilişkilendirilmiştir. Yunanlı Astrolog Geminus[33], Elementa Astronomiae adlı eserinde; Odisea’dan, güneş ışınının değişik zaman dilimlerinde hüküm sürdüğü dünyanın coğrafi bölgelerinden bahsederken bir pasajda değinmiştir. Söz konusu pasajda, Laestrygonslu Telepylus’un bir günde uykuyu feda ederek iki tam gün çalışabildiğinden bahsedilir zira orada gece ve gündüzün harcamaları birbirine yakındır. Geminus, bu bölgenin 24 saat gündüzün yaşandığı Kuzey Kutbu’na yakın bir coğrafyada bulunduğundan bahsetmiş ve bu durumun dünyanın kendi etrafındaki dönüşünden kaynaklandığını da açıklamıştır. Homeros ve çağdaşları, değişken gün uzunluklarının astronomiye dayanan nedenlerini tam anlayamamakla beraber bu durumun en azından astronomiye veya coğrafyaya ilişkin döngülerden ileri geldiğinin farkındaydılar. Hesiod, İşler ve Günler adlı eserinde astronominin daha sofistike bir anlatımına yer vermiştir. Hassas olmayan, halkın kullandığı takvimlere güvenmek yerine tabiatı gözlemlemeye dayalı bir anlayış sergileyerek, zamanın çizelgesini hazırlarken gün dönümlerine, gece ve gündüzün eşitlendiği ekinokslara (iki mevsim dönümü) dayalı bir çalışma yürütmüştür. Hesiod, güneş sistemini tam olarak bilimsel şekliyle kavrayamamış olmakla beraber eseri, zaman ve astronominin bağlantısının farkındalığını çok güzel sergilemektedir. Buna ilaveten, aya dayalı takvimden güneş modeline geçişin göstergesi olmuştur. Sokrat Öncesi Yunanistan’da, MÖ 5. yüzyıla dayanan bilimsel bir takvime rastlanmamasına karşın bu konuya ilişkin daha sonraki gelişmeler, MÖ 4. yüzyılda yaşamış olan, Sokrat Öncesi filozofların keşiflerine dayanmaktadır. Eski Yunanlıların zamanı anlamaları ve ölçebilmeleri yolunda en çok katkısı bulunan Pre Sokratik (Sokrat Öncesi) filozofların başında Anaximander[34], Pythagorean[35] (Pisagor) Okuluna mensup olanlar ve Anaxagoras[36] gelmektedir. Aslında tüm Pre-Sokratik filozoflar, kozmoloji hakkında teoriler geliştirmişlerdir. Bu arada, güneşe ilişkin devinimlerin temel teorilerini geliştiren Pre Sokratik Filozof Miletli Thales’ten (Milet, Aydın-Söke arasındaki antik kent) söz etmeden geçemeyiz. Thales güneş tutulmalarının, güneşin, ayın ve dünyanın hareketlerini incelemiş; yörüngelerini tam olarak hesaplamış ve üçünün bir hizaya gelmesinin belli bir dönencede gerçekleştiğini keşfetmiştir. Bu da zamanın anlaşılabilmesi ve ölçülebilmesine çok önemli katkı sağlamıştır. Thales’ten 35 yıl sonra Miletli Anaximander, zamanın ölçülebilmesine önemli katkılar sağlayan astronomi konusunda önemli çalışmalar gerçekleştirmiştir. Güneş Saati (gnomon)’ni tanıtmıştır ki Heredot bunun daha önce başka uygarlıklarda da olduğunu iddia etmiştir. Bu güneş saati, iki tahta parçasının birbiriyle dik açı teşkil edecek şekilde birleştirilmesinden ibaretti. Eski astrologlar, gnomonu kullanarak gölge iz düşümleriyle zamanı ölçebiliyor ve ekinoks zamanlarını önceden belirleyebiliyorlardı. Anaximander, dünyanın yuvarlak (tam küre değil, silindirimsi) olduğunu, ayın ışığının, ayın güneşin ışığını yansıtmasıyla oluştuğunu ve daha önceki inançların aksine dünyanın güneşten daha küçük olduğunu söylemekle beraber dünyayı evrenin merkezi olarak görmeye devam etmiştir. Anaximander, zamana felsefi bir açıdan yaklaşmıştır. Dünyanın dönüş hızının sabit olduğunu, bir yöne çekmelerin diğer yöne çekmelerle eşit olduğunu, eşit sayıda sıcak günlerin eşit sayıda soğuk günlerle karşılandığını ve böylece zamanın, değişmeyen rotasıyla dengeyi sağladığını iddia etmiştir. [37]

       Zaman felsefesi, zamanın dairesel bir devinime sahip olduğunu söyler, bu da kozmolojik olgunun döngüsel olarak gözlemlenebileceğine dair görüşle de uyumludur. Anaximander, zamana ölçülebilir bir dinamik getirmiştir. Dünyanın yuvarlaklığını kabul etmesi, onun astronomiye dair hesaplar yapmasına olanak sağlamıştır. Gün dönümlerini ve ekinoksları tam olarak önceden belirleyebilen güneş saati, daha sonra tropik takvimlerin gelişmesini sağlamış ve böylece gün içindeki zaman tam olarak ölçülebilmiştir. Pisagorlular, ilk olarak evrenin merkezinin dünya değil, güneş olduğunu söylemişlerdir (Fakat onları takip edenler, bu görüşü bir türlü benimseyememişlerdir.). Bunun sonucunda Pisagorlular, tutulmaların esas sebebini açıklayabilmişlerdir. Güneş Sistemi’nin bu derece üst düzeyden algılanabilmesi, çok daha hassas bir zaman ölçümüne yol açmıştır. Anaxagoras’ın evren modeli Pisagorlulara uymakla birlikte o, dünyanın evrenin merkezi olduğu görüşünden vazgeçememiştir. Pisagorluların tutulmalara ilişkin açıklamalarına genelde katılmış, bu görüşü biraz daha ileriye taşımış ve tutulmaların yeni ay dönemlerinde gerçekleştiğini söylemiştir. Anaxagoras, ay tutulmasının dünyanın güneş ışığının aya ulaşmasını engellemesiyle gerçekleştiğini söyleyen ilk filozof olmuştur. Bu buluşun en önemli noktası, ayın yörüngesinin farkındalığının ortaya konması ve kendi yörüngesindeki hareketinin, bir aylık dönem içinde onu bir defa engelleme noktasına getirmesidir. Sokrat Öncesi filozofların astronomi üzerinde çalışmaları, takvim ve güneş takvimleri konusunda zamanın hassas ölçümü açısından gerekli araç ve teorileri sağlamıştır. Daha önce Mısır takvimini anlatırken Heredot’un, ikinci kitabında Yunan ve Mısır takvimlerinden detaylı olarak bahsetmiş olduğunu, her iki toplumun da dünyadaki zaman ve yıldızlar arasındaki ilişkinin çok iyi farkında olduğunu söylediğini belirtmiştik. Hatırlanacağı üzere, her iki toplum da ay takviminin kısıtlamalarının farkına varmış ve ay takvimini mevsimlere uydurmakta zorluk çekmişlerdir. Yunanlılar ise ay takviminin mevsimlere uyum sağlayabilmesi amacıyla her iki yılda bir, yıl hesaplarına ay eklemişlerdir.”

       Görünüşte her iki toplumda da doğrudan ay takvimi kullanılmasına karşın mevsimlere uyum sağlama çabaları sonucunda dolaylı da olsa güneş takvimine uymak zorunda kalmışlardır. Eudoxus’un[38] görüşü, şöyleydi: Evrendeki küreler, eş merkezliydi ve dünyanın konumu merkezdeydi. Her bir kütle, kendi kutbu etrafında devamlı dönen bir kürenin ekvatoruna bağlı bir yörüngede dönüyordu ve bu küreler iç içeydiler, sanki bir süper kürenin katmanları gibiydiler. Eudoxus, toplam üç küreden bahsetmiş ve bunların güneş, yıldızlar, ay ve planetleri taşıdığını söylemiştir. Eudoxus’un evrensel modeli, güneş ve ayın hareketlerini açıklamış, astronomların bunların pozisyonlarını gerçeğe çok uygun olarak tanımlamalarına olanak sağlamıştır. Kürelerin dönüş hızlarının hesaplanmasıyla döngüler hesaplanmış ve böylece ilkel güneş saatine göre daha üstün olan matematiksel hesaplar devreye girmiştir. Callipus, Eudoxus’un Eş Merkezli Küreler Teorisi’ni geliştirmiş ve buna iki katman daha ilave etmiştir. Eudoxus, güneş ve ayın dönüş hızlarının sabit olduğunu söylemiş, Callipus da buna katılmıştır (Aslında ay dünyaya yaklaştıkça daha hızlı hareket eder, aynen dünyanın güneşe yaklaştıkça daha hızlı hareket etmesi gibi.). İki ilave katman, daha karmaşık olmasına karşın güneş hesaplamalarının gerçeğe daha da uygun olmasını sağlamıştır.

       Platon[39]nun astronomi alanındaki çalışmaları, zamanın ölçümü açısından Eudoxus kadar hassas olmasa da mitolojiyle bağlantılıdır. Açıkça, astronomi ve zamanı ilişkilendirmiştir. Ekinoks ve gün dönümleri üzerinde durmasına karşın halkın kullandığı günlük zaman ölçümü ve takvimlerle pek ilgilenmemiştir.  Eudoxus ve Callipus’a benzemekle birlikte, evrendeki kütlelerin bütünün katmanları olarak değil de evren bütününün sarmal, salyangoz misali helezonik bir yapıya sahip olduğu doğrultusunda bir görüşe sahiptir. Platon’un, güneş sistemi açıklamasında Ay, ‘dünyaya en yakın göksel kütle’ olarak tanımlanmıştır. Onun tanımıyla; güneş, dünyanın ve ayın üstünde, helezonik yapının bir üst sarmalında (üste doğru ilerleyiş, merkeze doğru olmalı; aynen Plotinus’un merkezkaç harekete direnç göstererek dıştan içe, Mükemmel’e, en üst Arşetip’e, Tanrı’ya ilerleme misali) yer almaktadır. Güneş ise helezonda, Hermes tarafından kutsal sayılan Sabah Yıldızı’nın bir altındaki sarmalda yer almaktadır. Platon’a göre bu dördüncü sarmal, Güneş’in bulunduğu sarmal ile aynı hızda fakat ona ters istikamette dönmektedir. Geri kalan diğer planetler, kendi yörüngelerinde bulunmaktadır. Platon, bu planetlerin dönüşlerini yörüngelerinin büyüklüğüne bağlı olarak değişik zamanlarda tamamladıklarını söylemiştir. Zaman biriminin gün ve geceyle başladığını, Ay’ın kendi yörüngesini tamamlamasıyla bir ay, güneşin kendi yörüngesini tamamlamasıyla bir yıl geçtiğini belirtmiştir. Platonik Yıl veya Platon’un ‘Mükemmel Yıl’ diye adlandırdığı yıl, sekiz iç içe helezonik sarmal döngünün bir dönüşü tamamlama süresidir (Maya Takvimi’ni anlatırken H. P. Blavatsky’nin ‘Bir Gizem Ülkesi’ makale serisinden dördüncüsündeki bir pasajla verdiğimiz örnekte de bahsi geçmektedir. Orada, bu sürenin 26.000 sene olduğu ima edilmiştir.). Platon, en doğru zaman hesabının güneşe göre yapılabileceğini söylemiştir.

                                                                             ESKİ TÜRKLERDE ZAMAN ANLAYIŞI

       Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahtarları’nda verilen:

       “Dünya bir deniz idi, ne gök vardı ne bir yer! Uçsuz bucaksız sular içreydi her yer… Tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak. Uçuyor, arıyordu katı bir yer, bir bucak! Kutsal bir ilham ile nasılsa gönlü doldu. Kayıptan gelen bu ün, ona bir çare buldu. Göklerden gelen bir ses, Ülgen’e buyruk verdi; ‘Tut önündeki şeyi, hemen yakala!’ dedi.

       Denizden çıkan bir taş, fırladı çıktı yüze. Hemence taşı tuttu, bindi taşın üstüne!

       Göklerin emri ile bulunca Ülgen durak, artık vakit gelmişti gökleri yaratacak!

       Bir Ak Ana (Ak-ene) var idi, yaşardı su içinde, Ülgen’e şöyle dedi, göründü su yüzünde: −Yaratmak istiyorsan sen de bir şeyler Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren! De ki hep, ‘Yaptım, oldu.’ Başka bir şey söyleme! Hele yaratır iken, ‘Yaptım, olmadı!’ deme!

       Ülgen yere bakarak, ‘Yaratılsın yer!’ demiş. Bu istek üzerine, denizden yer türemiş. Ülgen göğe bakarak, ‘Yaratılsın gök!’ demiş. Bu buyruk üzerine, üstünü gök bezemiş.

       Tanrı Ülgen durmamış, ayrıca vermiş salık. Bu dünyanın yanına, yaratılmış üç balık. Bu büyük balıkların üstüne dünya konmuş; balıklar çok büyükmüş, dünyaya destek olmuş. Dünyanın yanlarına, iki de balık konmuş. Dünya, gezer olmamış, bir yerde kalıp donmuş.” (Altay Yaradılış Destanı’ndan)

       Diğer destanlarda da gördüğümüz bilinçsizlik okyanusu (kaos)na karşın burada dişil, ana olan Mutlak Bir (Teos-tanrısal düzenleme), eril hayatsallık ve Ülgen’in buyruğu (kozmos) görülmektedir. Şöyle de düşünülebilir: İlksel suların ötesinde bir Zihin vardır, onun hayat veren yüzü Ku (Kutsal Ene), Ülgen (muhtemelen oğul, dünya evrimini tamamlayıp yaratıma destek verme hakkını kazanmış oğul insan) aracılığıyla düzen kurmaktadır. Kırım Tatarları, dünya okyanusunda büyük bir balık olduğunu ve balığın üzerinde, boynuzlarıyla dünyayı taşıyan bir boğa bulunduğunu ileri sürerler (Mısır’da Tanrı Nun’un kolları ve elleri üzerinde ilksel sulardan çıkardığı düzen, kayık-kozmos; Isis Hator’un boynuzları üzerinde taşıdığı evren-dünya-kozmos; Hint’te okyanustaki sonsuzluk yılanı Ananta ve Hitit’teki boğa misali. Ayrıca buradaki iki balıkla dünyanın sabitlenip düzenlenmesi, dünya-kozmosun sabitlenmesi; kozmosun nispeten bir müddet için de olsa bir görünüp bir kaybolmasını önlemek ve bir süreliğine kalıcılığını korumak olarak da algılanabilir. 

       “Batı Sibirya-Volga arasındaki Tatarlar da dünyanın büyük bir boğa tarafından taşındığına inanmaktadır. Bir Kırgız hikâyesinde kozmik okyanustaki sisin içinden çıkan bir taş üzerinde ayakta duran dünya boğasından söz edilir. Kainatın bütün tezahürlerini gök ve yir-sub/v (Eski Türklerde yeryüzü)nin temsil ettiği birbirine zıt fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten oluşmuş olarak kabul eden sistem, proto-Türk (bazı antropolojik görüşlere göre kadim dönemlerde Türkler ve Çinlilerin bir topluluk olduğu, sonradan ayrıldıkları ve de bu halk topluluğunun, 4. evrim skalasının, Atlantis’in bir parçası olduğuna dair görüşler mevcuttur. Her iki halk topluluğunun, bilhassa Türklere nazaran başka topluluklarla çok daha az karışmış olan Çinlilerin teknolojiye çok yatkın olmaları, 4. evrim skalası konusunda destekleyici faktör olabilir.) ve Türklerin en eski, belki de öz kozmolojisiydi. W. Eberhard’ın, Çin Tarihi eserinde, çoğunluğunu proto-Türk saydığı Çulardan (MÖ 1059-249) önce, bugünkü Kuzey Çin’e hakim olan Şang Sülalesi Döneminde, Ti denilen gök tanrısına, doğa güçlerine ve atalara ibadet ediliyordu. Fakat Şangların kozmolojisi, dağınık inançlardan ibaretti. Böylece kainatın çeşitli tezahürlerini mekân ve zaman içinde tüm evreni kapsayan bir düzen olarak açıklama girişimi, proto-Türk sanılan Çulara atfedilmektedir. Çular, bu kozmolojiyi ana vatanları olan İç Asya’dan getirmişlerdi. Gök ve yer-su dikotomisi (iki ilkeli sistem-dualite)nin Türkler tarafından ne şekilde düşünüldüğünü ve bu iki ilkenin çeşitli oluşumlarını, bir Türkçe metin anlatmaktadır. IX. yüzyıldan olduğu sanılan bu metin, kısmen Çinceden çevrilmişti. Bu bir Budizm metni olmakla beraber aktarılan kısım, Çin-Türk kainat düşüncesinden esinlenmişti:

       Bu yırtınçüda üstün tengri yaruk titir, altın yagız yir kararıg titir. Kün-tengri yaruk titir, Ay tengri kararıg titir. Oot yaruk titir, suv kararıg titir. Er yaruk titir, tişi kararug titir. Bu yirli-tengrili, tişili-irkekli bir gerü kavışıp kamag tınlıglı-tınsızlı, iki türlü ed togar, belgürer… Künli aylı karışu-kavuşu yoruyor. Ötrü yaylı, kışlı tört öd bolur. Tört öd içinte, yana ikiler öd adrılur, sekiz yansı kün bolur.

       Bu kainatta üstteki gök parlaktır, altta yağız yer karanlıktır. Güneş tanrısı parlaktır, ay tanrısı karanlıktır. Ateş parlaktır, su karanlıktır. Er parlaktır, dişi karanlıktır. Bu yerli göklü, dişili erkekli (ilkeler) kavuşursa bütün canlı ve cansız, iki türlü varlık doğar, belirir… Güneş ve ay karışıp kavuşarak yol almaktadır. Bundan ötürü, yazlı kışlı dört mevsim olur. Dört mevsim içinde (her mevsim) yine ikişer zamana ayrılır, sekiz yeni gün doğar (Yeni günler, Çince chieh; dört mevsimin ilk günleri, ilkbahar ve sonbahar ekinoksu–günler ve gecelerin aynı uzunlukta olduğu iki devir ile yaz ve kış gün dönümü günleri–en uzun gün ve en uzun gecedir.).” Bu metinde aynı zamanda, mevsim dönencelerinin Eski Türklerce açıklanışını buluyoruz.

       Şimdi de Emel Esin’in Türk Kozmolojisine Giriş adlı eserinden, Eski Türklerin zaman hakkındaki düşüncelerini aktaralım:

       “Çin’de ve Türklerde göğün kutbu sayılan Kutup Yıldızı, Türkçe adıyla Altun/Temür-Kazguk (Altın veya Demir Kazık), Çin astrolojisinde gök hükümdarı denen göksel tanrının sarayı sanılıyordu. Kutup Yıldızı’nın etrafındaki yıldızlar, hükümdarın ailesine ve etrafındakilere benzetiliyordu. Türkçede ‘Yitiken’ (Yedi Kanlar) denen Büyükayı yıldız takımının hükümdarın arabası sayılıp Kutup Yıldızı’na bağlı olarak mevsimler boyunca gökyüzünde dairesel şekilde hareket ettiği ve yıllık takvimi belirlediği kaydedilmişti. Böylece, gök tanrısının veya arabasının yıllık bir hareketi olduğu farz ediliyordu. Aynı düşüncenin, Türklerde on iki yıllık bir zaman aralığı şeklini aldığı; şu Kök Türk Kitabesi’ni akla getirmektedir:

       -Üze kök-tengri han lui yılka- (Üstte gök tanrısı han, ejder yılında).

Türkler de göğün Altun/Temür-Kazguk etrafında döndüğünü sanıyorlardı. Türklerde, Yitiken’in yıllık hareketi boyunca, her ayın belirli bir gününde bir mum yakarak ayin yapma geleneği vardı. Çin’de milat sırasında yapılan taş kabartmalarda, Yitiken, bir tanrının bindiği araba şeklinde resmedilmiştir. Güneş ve ay tanrılarının da arabayla döndüğü sanılırdı. Böyle düşünceleri temsil eden bir kapı resmi, bir Kök Türk mezarı yanında bulunmuştur. …”

       Eski Mısır metinlerinden Grekçe, Latince, Arapça ve Kopt dillerine de çevrilmiş olan ve (Kitabu’l- esrar, Risale fi ilm el-ketif, Adab ül-felasifa, Kitab şerh ül-suver’i gibi) Hermes’e atfedilenlerin içinde Grekçeden çevirileri olan “Corpus Hermeticum” metinlerini ve bazı gnostik öğretileri içeren Hermes[43]- Metinler ve Çalışmalar adlı eserin II. Bölüm, 5. kitabındaki 17. Madde’si; “Büyük Ayı, kendi etrafında döner ve bütün Evreni kendisiyle birlikte taşır. Kimdir bu aracın sahibi ve kim kullanır onu?” şeklindedir.

       İşte tam bu noktada, size daha önce aktardığımız iki ayrı yazıya dönelim:

       I. Eski Yunanlıların zaman hesaplamalarını anlatırken Platon’un bu konudaki çalışmalarını içeren şöyle bir bilgi vardı: “Platonik Yıl veya Platon’un ‘Mükemmel Yıl’ diye adlandırdığı yıl, sekiz iç içe helezonik sarmal döngünün bir dönüşü tamamlama süresidir.”

       II. Aztek Güneş Takvimi’yle başlayan II. Bölüm’e geçerken Helena Petrovna Blavatsky’nin Hindistan Aymar’da çıkarmış olduğu Theosophist dergisinde “Bir Gizem Ülkesi” başlığıyla dört bölümden oluşan seri makalesinin 1980 Ağustos sayısında yer alan son bölümünden bir parça aktarmış ve HPB’nin Dr. Heath’ten bir alıntısına da yer vermiştik:

       “Kansas’tan Dr. Heath’e duyduğumuz minnettarlığımızı ifade ederken onun yetkin ve ilgi çekici raporu bize birçok gerçeği ve ihtimali gösterdiği için son satırlarını nakletmek isteriz: ‘On üç bin yıl önce’, diyor, ‘Vega veya Lyrae, Kuzey Kutup Yıldızı’ydı, acaba o günden beri gezegenimizde ne kadar değişim gözlemledi? Kaç tane ulus ve ırk hayata başladı, görkemlerinin zirvesine yükseldi, sonra da çöktü ve de on üç bin yıl daha geçtiğinde kuzeydeki yerini tekrar alacak ve böylece Platonik Büyük Yıl’ı tamamlayacak. O zamanlar bizlerin yerini dolduracak olanları bir düşünün; onlar bizim tarihimiz hakkında, bizim bizden öncekilerin tarihi hakkında bildiklerimizden daha fazla mı bilgi sahibi olacaklar?...’ ”

       Büyük Ayı’nın yedi yıldızı olduğu ve belirli zaman periyotlarıyla bu yıldızlardan her birinin sırayla, bizim değişmeyen tek bir yıldız gibi algıladığımız Kutup Yıldızı’nın yerine geçtiği iddia edilir. Bu görüşü ve yukarıdaki bilgileri de göz önüne alırsak varacağımız nokta; Kutup Yıldızı gibi gördüğümüz yıldızın 8. katmanda bulunup güneş, dünya ve ayın da dâhil olduğu tüm alt katmanları yörüngesindeki bir tam dönüşüyle birlikte çeviren Büyük Ayı’nın sıradaki yedi yıldızından biri olduğudur. Büyük Ayı, yörüngesinde tam bir dönüşü gerçekleştirdiğinde Büyük Platonik Yıl tamamlanır. HPB’nin Dr. Heathin Raporu’ndan aldığı bilgiye göre Vega veya Lyrea tekrar Kuzey Kutup Yıldızı olduğu zaman, bu büyük döngü tamamlanır. Aynı bilgiye göre bu döngü 26.000 yılda tamamlanır, 1880 yılında bu döngü ancak yarı zamanını doldurmuştur ve bir döngünün daha tamamlanması için yaklaşık 12.800-12.900 seneye ihtiyaç vardır. Eski medeniyetlerin Büyük Ayı’nın yörüngesine bu kadar önem vermeleri, nispeten daha küçük bir devirselliğe işaret ediyor olabilmesidir. Bütün bunlar, Dr. Heath’in, raporunda değindiği ve Blavatsky’nin de bir makalesinde yer verdiği bilgiler ile Platon’un söylediklerinin dışındakiler; bilim tarafından da ispatlanmadığı müddetçe varsayımdan ileri gidemez. Ayrıca eski toplumlarda ayının özel bir yeri olmasını ve hatta eski Avrupa ülke, derebeylik ve aristokrat ailelerinin flamalarında ayı sembolüne yer verilmesini de göz ardı edemeyiz (Merovingian  Hanedanı’ndan, Dagobert soyundan gelen Plantard Ailesi-Chateau Barberie, Nerves Fransa, The Holy Blood and the Holy Grail-Kutsal Kase Kutsal Kan, Michael Baigent, Henry Lincoln, Robert Leigh.).

ESKİ MEDENİYETLER AÇISINDAN UZAY-ZAMAN BAĞLAMI-3

  HİNDULARIN ZAMAN ANLAYIŞI

       “Hindular, kadim dönemlerden beri zamanı çok geniş bir perspektiften ele almışlardır. Zaman anlayışları döngüseldir. Kozmik döngüleri gözden geçirdikten sonra bunun mitolojideki iz düşümünü inceleyeceğiz.[15]

       En büyük kozmik döngü, MAHAYUGA’dır. Büyük Çağ olarak görülen bu çevrim, ardı ardına dört döngüden oluşur: KRITAYUGA, TRETAYUGA, DVAPARAYUGA (DVAVPAYANAYUGA), KALIYUGA ve bunlara, CHATURYUGA (Dört Çağ) da denir. Geleneksel hesaplamada, bir Chaturyugalık çağın süreleri eşit değildir. Bir Chaturyuga’nın art arda gelen dört çağı şu sıraya göre, eşit olmayan bir biçimde bölünür:

       1 KRITAYUGA                   = 4800 tanrısal yıl

       1 TRETAYUGA       = 3600 tanrısal yıl

       1 DVAPARAYUGA = 2400 tanrısal yıl

       1 KALIYUGA                      = 1200 tanrısal yıl

       1 MAHAYUGA                  = 12000 tanrısal yıl

       Bir tanrısal yılın 360 insan yılına eşit olduğu düşünüldüğü için bu döngüler şöyle bölüşülür:

       1 KRITAYUGA        = 1.728.000 insan yılı

       1 TRETAYUGA                   = 1.296.000 insan yılı

       1 DVAPARAYUGA = 864.000 insan yılı

       1 KALIYUGA          = 432.000 insan yılı

       1 MAHAYUGA       = 4.320.000 insan yılı

       *Gökbilimci Aryabhata ise her bir yugayı 1.080.000 insan yılı olmak üzere eşit yıllara ayırarak mahayugayı yine 4.320.000 insan yılı olarak hesaplar.

       BİN MAHAYUGA, Brahma (Hint felsefesinde; en büyük Tek, en üst noktadaki Bir, evrenin yaratıcısı)’nın bir günü (gündüzü)nü oluşturur. Buna göre Brahma’nın bir günü (gündüzü), 4.320.000.000 insan yılıdır. Hint felsefesine dayalı mahayuga zaman döngüsü; bir dünya (devre)nın ortaya çıkması, gelişmesi ve yok olmasına karşılık geldiği, bütünlüğü içinde bu çevrimin ardından yeni bir mahayuganın gelmesi gerektiği, evrenin yok olmasına dek bunun böyle süreceği fikrine dayanır.

       Dört yuganın ilki olan krıtayuga, insanların son derece uzun yaşadığı ve her şeyiyle yetkin olduğu altın çağdır. Erdemin, bilgeliğin ve tinselliğin en küçük bir bilgisizlik ya da kötülük kırıntısı olmadan egemenlik süreceği ideal çağdır bu. Ne nefret ne kıskançlık ne acı ne korku ne de tehlike bilinir bu çağda. Yine bu dönemde tek tanrı, tek yasa, tek din, başka bir deyişle bütünde birleşim hâkimdir. Her birinin kendine ait görevleri bulunan ve ödevlerini hiç çıkar gözetmeden gerçekleştiren kastlar vardır.

       Tretayuga; insanların, ömürlerinin yalnız dörtte üçünü yaşadığı; kötülüğün ortaya çıkıp bölünmenin, insanların eylemlerinde ilk gevşemelerin, ayin sungularının başladığı çağdır. Kısacası, bu dönemde ödevin önemi hafiflemeye başlar. Dürüstlük, dörtte bir oranında azalır.

       Dvaparayuga; kötünün güçlerinin iyinin güçleriyle denk olduğu, dürüstlüğün, erdemin ve tinselliğin yarı yarıya azaldığı çağdır. Bu devirde hastalıklar ortaya çıkar, insanlar ömürlerinin ancak yarısını yaşarlar.

       Kaliyuga, hâlen içinde yaşadığımız çağdır. Gerçek erdem unutulduğu için bu çağda çatışmalar çoğalır; bilgisizlik, dinsizlik ve kötülük büyür. Hastalıklar, kuraklıklar, öfke, açlık, korku ve umutsuzluk hepsi birden insanlığı sarsar. Bu çağda, başlangıçtaki dürüstlüğün yalnızca dörtte biri kalır. Kötünün güçleri, iyinin güçlerine egemen olur. Kali, kavga ve savaş anlamına gelir. Bu çağ, Altın Yuga’nın dörtte bir uzunluğundadır ve dharma (insanın evrensel düzen içindeki görevi), dört ayağının sadece birisi üzerinde kendisini sürükler. Büyük Tanrı Vişnu, dünyadaki yaşamın yıkıcısı olan Şiva Rudra biçimini almıştır ve yine bu dönemin baştanrısıdır.

       Kaliyugada insanlar, ahlaki erdem yerine, sahip oldukları para ve mal miktarına göre toplum içinde yerlerini alırlar. Erdem derecesi, sadece maddi refahla  ölçülür. Evlilikte, koca ve karıyı birbirine sadece cinsel tutku bağlar. Halk, art arda gelen yalanlar sayesinde yaşamda başarılı olur ve tek eğlence kaynakları, cinselliktir. Sürekli olarak açlık, hastalık ve ölüm korkusuyla yaşarlar. İnsanlar, artık ömürlerinin dörtte birini yaşarlar. MÖ 3101’de başlamış olan bu çağ, 1200 tanrısal yıl (432.000 insan yılı) sürecektir. Bir yıkımla bu çağ sona erecek, yeni bir chaturyuga (yukarıda anlatılan ve dört çağı kapsayan dönence) başlayacaktır.”

       Aztek Güneş Takvimi’ni incelerken dört insan devresinden, dört kusurlu yaradılıştan bahsetmiştik; oradaki evrim yolu ile Hint söylencesinde anlatılan mahayuga döngüsü aynı olmamakla birlikte ilişkili, birbirleriyle çakışan noktaları olmalı. “İnsanın evrim yolculuğundaki dönemler içindeki bazı belirli devrelerde mahayuga başlar, sürer ve biter; başlangıç ve bitiş zamanları ise dönemlerin özelliğine göre değişebilir.” diyebilir miyiz?

       Şimdi de Hint söylencesindeki bin mahayuga süren gündüzün sonunda yine bin mahayuga süren geceye ve yeni bir günün müjdesine göz atalım:

       “Büyük Tanrı Vişnu, Şiva Rudra’ya dönüşecek ve dünyadaki tüm yaşamı yok edecektir. Her üç dünya; gökyüzü, yeryüzü ve yeraltı korkunç bir sıcakla kavrulacaktır. Büyük tufan tüm yaşamı yok etmeye başladığında büyük bir altın yumurta (potansiyel kozmos) ortaya çıkacak; bu yumurta, tufan öncesi dünyada var olan tüm hayat biçimlerinin tohumlarını taşıyacak; (Nuhun Gemisi sembolik anlatımında olduğu gibi) dünya sulara gömülürken sınırsız okyanusun suları (kaos)[16] üzerinde bu yumurta, güvenlik içinde yüzecektir. Vişnu uyuyacak, uzun bir bin Mahayuga gecesinin sonunda uyanacaktır. Göbeğinde muhteşem bir lotus (nilüfer) çiçeği çıkacak ve o dünyadaki yaşamın yaratıcısı Brahma (teos), çiçekten çıkacaktır. Lotus (Kökü toprakta, gövdesi suda, çiçeği havadadır.), üç dünya (toprak, su, hava)nın temeli olacaktır. Brahma çiçekten çıktıktan sonra onun üzerinde dinlenecek, tüm hayatın öldüğünü kavrayan Brahma, yeniden doğuş sürecini harekete geçirmek için yumurta (kozmos-evren)yı kırarak açacaktır. Böylece Vişnu, ‘Tanrı Brahma’ olarak dünyanın yaşamında yeni bir günü, yeni bir bin Mahayuga dönencesini müjdeleyecektir.[17]

       Bir Mahayuga döngüsünün dört döneminde, iyi ve kötü güçlerin değişen dengeleri yatmaktadır. Bu simgeselliğin kökeninde, ikilik (dualite ile eş anlamlı dvaita) yatmaktadır. Güneşle ilişkilendirilen Vişnu ve fırtınayla ilişkilendirilen Rudra, Hint efsanelerinde kadim dönemlerden beri vardır. Hindular, Vişnu’ya birinci derecede önem vererek Rudra’yı onun yıkıcı yönünün temsilcisi hâline getirmişlerdir (Cemal ve Celal gibi). Hindu Yaradılış Söylencesi, Vişnu’yu üç biçimde ortaya koyar: Dünyadaki yaşamın yaratıcısı Brahma olarak, dünyadaki yaşamın koruyucusu Vişnu olarak ve dünyadaki yaşamın yok edicisi Şiva Rudra olarak. Her insanın evrensel yasaya uygun olarak, ruhsal yolculuğunda üstüne düşen görevi (dharma) yerine getirerek yaşamını sürdürmesi; evrensel düzenin gerekliğinden kaynaklanmaktadır. Bu gerçekleşmezse toplum çözülür, savaş gelir ve uygarlık kendi kendini yok eder.” (Bhagavad Gita[18])

       Hint felsefesinde yaradılış, başı ve sonu olmayan bir döngünün parçası olarak yeniden yaradılıştır. Evren, doğumdan olgunluğa ve ölüme tekrar tekrar, durmadan ilerler. Dünyadaki yaşamın dört aşaması tekrar tekrar, ideal altın çağdan karanlık çağa ve tekrar altın çağa ilerler. Vişnu, evrenin tekrar tekrar yaradılıştan dağılmaya doğru olan döngüsünü yönetir. Böylece Hindu düşüncesinde, tüm görünürdeki farklılıkların temelinde, bir birlik örtüsü vardır. Vişnu yaratır, korur ve yıkar. Adı ve rolü değişir fakat Büyük Tanrı, aynı kalır. Altın çağ kaçınılmaz olarak karanlık çağa ve o da tekrar altın çağa dönüşecektir.

       Hint çağları; Eski Yunan, Kelt ve diğer söylencelerdeki çağlar gibi ahlak parçalanmasını ortaya koyar ve insanların birbirlerine karşı bencil ve adaletsiz davranışları yüzünden kendilerine nasıl acı getirdiklerini gösterir. Her seferinde çağlar, daha da kötüleşir. Son çağ her zaman zulüm, acı, keder ve gereksiz ölüm zamanıdır.

       “ …Bin Mahayuga’nın kalanında, Vişnu uyuyacak ve dünya da uyuyacaktır.” Bunu, Hint kozmik hesabına göre açıklamakta yarar vardır. Bin Mahayuga süresine karşılık gelen kozmik zaman birimine, 4.320.000.000 insan yılına, bir ‘kalpa’ denir. Brahma’nın evren doğumuna göre maddi evrenin süresi sınırlıdır ve kalpa çevrimleriyle kendini gösterir: [19]

       “En gelişmişinden en aşağı olanına kadar evrenin tüm gezegenleri, doğum ile ölümün birbirini izlediği acı çekme yerleridir. Ama ey Kunti’nin oğulları, benim Krallığıma ulaşan ruh için artık yeniden doğuş yoktur. Bir Brahma günü, insanların bildiği bin çağ (maha yuga) eder, her gece de bir o kadar.” (Bhagavad Gita, VIII, 16 ve 17. koşuk)

       Burada, tekrar doğuşla insanın evrim yolculuğunda dünyaya geliş gidişleri kastedilmektedir; yoksa Brahma’nın bile döngüsellik içinde olduğu, Hint felsefesinde açıkça belirtilmiştir.

       Böylece her kalpa, Yaratıcı Brahma’nın bir günü (madde evren)nü oluşturur. Burada, aslında madde evrenin bir defalık toplam süresi söz konusudur. Kalpa ya da Brahma’nın Günü’nün bir evrenin ortaya çıkması, gelişmesi ve yok olmasına karşılık geldiği düşünülür; bu çevrimin ardından eşit süreli bir kozmik dinlenme döneminin gelmesi gerekir; onu da yeni bir kalpa izler ve bu böyle sonsuza dek sürer, gider. Her kalpa, evrenin toptan bir yıkımıyla sona erer. Ayrıca, her mahayuga sonunda da dünyanın çeşitli bölgelerinde, çeşitli kata krizmalar (yeryüzünün yapısını ve iklimini değiştirebilecek boyutta afetler) yaşanır, Nuh Tufanı’nın, bunların dışında Gılgamış Destanı’nda anlatılan Mezopotamya’da, Fırat civarında, MÖ 2000-3000 yılları arasında gerçekleştiği sanılmaktadır. Ardından, güne eşit kalpa süresi süren sönme dönemi gelir, yeni bir evrene yaşam verilmesi gerekir. İşte, bu ara dinlenme dönemi boyunca Vişnu, sonsuzun yılanı Ananta’nın üzerine uzanır, Brahma’nın (onun bir başka yüzü) yeni yaratmasını bitirmesini bekleyerek dinlenir. Hindu mitolojisinde Ananta, sonsuzluğu simgeler. Bu yılan, başlangıçtaki kaosun (düzensizlik) ilksel suları üzerindedir. Sırtüstü yatan Vişnu’yu üzerinde taşır. Vişnu, bilinçsizlik okyanusundaki sonsuzluk yılanının üzerinde salınmaktadır. Yılan, yatık 8 sayısı (sonsuz işareti) ile betimlenir ve bin başlıdır (bin mahayuga=bir kalpa). Kaos (her şeyin içinde eridiği karanlık)’tan, tekrar gün ışıyacaktır. Hint felsefesine göre maddi evrende hiçbir şey, hatta Brahma bile doğumdan, yaşlanmadan ve ölüm dönencesinden kaçamaz.

       Şimdi, biraz üstten bakarsak:

       Georges Ifrah’ın, Bhagavad Gita yorumundan aktardığı şekliyle, “Nedensel Okyanus’ta su kabarcıkları gibi bir görünüp bir yok olan, hep oluş hâlinde sayısız Brahma vardır.” (Buradaki yokoluş; gözden kaybolma, gözlemlenen planda tezahür hâlinde olmama şeklinde yorumlanmalıdır. Hermes[20], Metinler ve Çalışmalar’da Zihin, “nedensiz neden” olarak verilmiş ve Zihin düşüncesini kendi içindeki Kutsal İlke’nin gizli varoluşu olan Ku, İlahî Öz veya Esse üzerinden etkin kılarak tezahür ettirmek için dışarıya akan merkezkaçlı hareket ya da Kutsal Enerji oluşmuş ve böylece Tanrı’nın her bir düşüncesi, tek tek, Ku tarafından canlandırılmıştır. Böylece çokluktan birleşime, Bir’e dönüşümlerle hareketin zihinden Ku aracılığıyla, tezahür silsileleriyle yansımasının geri dönüş odak noktasının Zihin olduğunu görüyoruz. Nedensel Okyanus’taki su kabarcıkları gibi görünen Brahma’lar, zihindeki düşüncenin Ku’dan tezahürleri; yok olan Brahma’lar ise düşüncenin zihnin derinliklerine çekilmesi, tezahür planından geri çekilmesi olarak da yorumlanabilir. Sayısız Brahma ise zihnin sayısız evren düşüncelerinin Ku aracılığıyla tezahür planına aktardığı sayısız paralel evrenlerin varlığını akla getiriyor.) Brahmanın 24 Saati, 4.320.000.000x2=8.640.000.000 insan yılına karşılık gelir. Bir Brahma Yılı; 8.640.000.000x360=3.110.400.000.000 insan yılına karşılık gelir. Brahma’nın, kendi yıllarıyla yüz yıl yaşadığı düşünüldüğüne göre toplam yaşamsal döngü süresi; 311.040.000.000.000 insan yılına eşittir. Bir başka görüşe göre Brahma’nın Günü, basit bir kalpanın aksine, “paradha (10’un 12. kuvveti) kalpa” süresine denk geliyormuş. Şimdi, Ananta’yı biraz daha iyi anlıyoruz, değil mi?

 

       ESKİ MISIR’DA ZAMAN ANLAYIŞI

       Bu konuya girerken Filozof Jorge Angel Livraga[21]’nın Theb (Teb) adlı eserinden Mısır kronolojisine ilişkin alıntı yapmak istiyoruz. JAL, Mısır’ın resmî olarak kabul edilmiş kronolojisi hakkında kuşkuları olduğundan bahseder ve söz konusu kuşkuları destekleyen bilgiler sunar:

       “Resmî bilime bakılırsa Mısır, insanların taşları neolitik tarzda işledikleri, yazı yazmayı bilmeyip faydalı olmayan mimarileriyle her tür artistik kavramdan yoksun oldukları, kabaca resmedebildikleri zürafalar ve fillerin de dâhil olduğu bir fauna ile çevrili olarak yaşadıkları bir devirden XIX. yy. rasathanelerinin yer ölçümlerinden çok daha üstün jeodezik konumlara sahip olan ve kusursuzluklarının sırrına hâlâ akıl erdiremediğimiz anıtları dikebildikleri bir devre geçirmişlerdir, hem de 900 yıl içinde! Şöyle ki demir olta iğnesini çelik iğneden, Gotik katedrali modern kiliseden ayıran süreye eşit bir süre içerisinde …1000 yıldan az bir zamanda! … Platon; Timaeus ve Critias adlı eserinde, Atlantis’in son kalıntıları üzerinde yükselen bu kent hakkında  Mısırlı rahiplerden aldığı çok kesin teknik verilere dayanan ayrıntılı bilgiler verirken Mısır’da ona bahsetmiş olmaları doğal olabilecek diğer teknolojilerden asla söz etmemiş, ayrıca bunlar hiçbir rölyefte gösterilmediği gibi, kalıntılara da rastlanmamıştır. …Elimizde hiçbir kanıt bulunmayan uzaylılar fantezisini de bir kenara bırakacak olursak gerçek şudur ki bu anıtların pek çoğunun nasıl yapılmış oldukları bilinmemektedir. …Doğu ve Batı’nın belgelerinde hâlen mitoloji adı altında toplanmış olan eski söylentilere ya da Platon (Eflatun)’nun Mısırlı rahiplerle yaptığı sohbetlere dayanan öykülerinde anlatıldığına göre insanlar, dünyada milyonlarca yıldan beri yaşamaktadır… Eğer bu doğruysa insanlığın geçmişi hakkında bildiklerimiz ya da bildiğimizi sandıklarımız, bu geçmişin sadece küçük bir parçasıdır. Platon’a bakılırsa Mısırlılar ona, Atlantis Kıtası’nın son kalıntısı olan Poseidonis Adası’ndan gelen korsan gemileriyle giriştikleri savaşlarda Atinalıların hayranlık uyandıran kahramanlıklar yaptıklarını anlatmışlar. Platon da onlara, 95 yüzyıl, dolayısıyla bundan 11.800 yıldan biraz fazla bir süre önce gerçekleştiğini ileri sürdükleri bu olaydan Atinalıların hiç haberi olmadığını söylemiştir. Bu bilgisizlik karşısında Mısırlı rahip, yumuşak ama alaylı bir ifadeyle şöyle yanıt vermiş: ‘Siz Yunanlılar, daima çocuk olarak kalacaksınız.’ Aşağı yukarı buna benzer bir başka olay da Mısırlı rahipler 17.000 yıldan beri tutulan arşivlerden bahsettikleri zaman şaşıran Herodo[22]t’un başına gelmiş. …Eski efsaneler, bilinen uygarlıklar taş devirlerinden daha önce ve iki uygarlık arasında geçiş dönemi oluşturan bir devirde, Atlantis diye bir kıtanın varlığından söz eder. 850.000 yıl önce meydana gelen (bazı kaynakların marmaşın, bugün bilinen yöntemin aksine enerjinin maddeye dönüştürülmesinden elde edilen atom enerjisinin, kontrol edilemez kullanımına atfettikleri) bir dizi korkunç afet sonucunda, gezegenimizin çehresinde ve ekliptik düzlemine göre eğik olan ekseninde büyük değişiklikler meydana gelir.[23] Büyük Atlantis, Hinduların Ruta ve Daitya dedikleri iki kıtaya bölünür ve dünyanın eksenindeki değişiklik nedeniyle And sıradağları, Amerika ve bugün tanıdığımız şekliyle Avrupa’nın bir kısmı ortaya çıkar. Sonuç olarak insanlık hemen hemen tamamen yok olur. Geriye kalanların birçoğu, barbar bir primitizm (ilkellik) içine düşer, pek azı da yükseklerdeki şehir kalıntılarına yerleşir. Burada bahsedilmesi gerekli olmayan büyük bir süreden sonra ve zamanımızdan yaklaşık yedi yüz asır önce, Atlantis’in son kalıntısı, Platon’un da tarif ettiği ve görünüşe göre dünyanın başka yerlerinde de kolonileri bulunan Poseidonis Adası olarak çıkar karşımıza. Buranın ileri düzeydeki kültür ve uygarlığı, şimdikinden çok daha kısa olan ve deltasız olarak akan Nil’in, bugünkü Asyut (Aswan) yakınlarında ve Gizeh Yaylası olarak tanımladığımız yörenin kutsal bir ada gibi içinden yükseldiği ve artık yok olmuş Sahra Denizi’ne aktığı, Yukarı Mısır’da[24] kök salar.”

       “MÖ 5. yy. ortalarında yaşamış olan Heredot (tarihçi),  ikinci kitabında Yunan ve Mısır takvimlerini detaylı anlatmış ve her iki toplumda da dünyadaki zaman ve yıldızlar arasında çok sıkı bir ilişki olduğunu söylemiştir. Mısır Takvimi, ay dönencelerini göz önüne almış ve mevsimleri on ikiye bölmüştür. Her iki toplum da ay takviminin kısıtlamalarının farkına varmış ve ay takvimini mevsimlere uydurmakta zorluk çekmiştir. Mısırlılar her 12 ayı 30 gün olarak hesap edip yıl sonuna 5 gün ilave ederek mevsimler ve yıllar itibarıyla uyum sağlayabilmişlerdir.” (Bu arada, Aztek Takvimi’nde de aynı yönteme başvurup yıl sonuna hiçbir işe yaramayan, uğursuz olarak niteledikleri nemotemi günlerini eklediklerini de unutmayalım.)

       “Mısırlılar, doğrudan benimsememelerine karşın mevsimlere uyum sağlama çabalarıyla dolaylı olarak Güneş Takvimi’ni de uygulamışlardır. Nil (Mısır dilinde, mutluluk anlamındaki hapi –İngilizcedeki happy, Mısır dilindeki hapi kökenine dayanmaktadır.- nehri), her yıl belli dönemlerde taşıyordu, bu da Kem Ülkesi’ne (Eski Mısırlılar, ülkelerine ‘Kem Ülkesi’ adını vermişlerdi ve bu ad, Nil’in taşmasıyla gelen bereketli kırmızı topraktan geliyordu. Mısır’da genelde kronoloji, Hapi nehrinin taşma periyotlarına göre tutulmuştur. Eski Yunanlılar tam olarak çözemedikleri bu ülkeye, şimdiki Egypt adının kökü olan, Yunanca Agyptos; acayip, büyülü, gizemli adını vermişlerdir. Bildiğimiz Mısır tanrılarının adları da Yunanca olup Eski Mısır dilindeki karşılıkları başkadır.) nehrin bereketli kırmızı toprağının yayılmasına neden oluyordu. Bu sebepten, Eski Mısırlılar tapınakları dışında, sarayları ve tüm konutları da dâhil olmak üzere diğer tüm binalarını her yıl nehrin taşması sonucunda yıkıldıklarında geçici malzemeden, tahtadan tekrar inşa ediyorlardı. Gelen bereketten çok mutlu olduklarından ve dünya malına pek önem vermediklerinden dolayı da bundan hiç yüksünmüyorlardı. Nil’in taşması, yılın en belirleyici özelliğiydi. Eski Mısırlılar tüm sembolleriyle, inançlarıyla ve dünyadaki eylemleriyle dünya hayatını, göklerin (İdea) direkt yansıması olarak bilinçli yaşarlardı. Yaşamlarını her hâliyle tam bir ibadet, başka bir deyişle de yukarının, İdea’nın yerdeki (mümkün olduğunca bozulmamış) iz düşümü olarak sürdürmeye gayret gösterirlerdi. Gök (İdea) ile yersel hayatı birleştirmeye çalışmışlardır. Yaşamlarını İdea’ya uyum hâlinde geçirme yolunda ezoterizmin (içrek) sembolik ifadesi, hayat tarzlarına hâkim olmuştur. İşte, diğer medeniyetlerin onların gizemini bir türlü çözememeleri, bu durumdan kaynaklanıyordu. Mitler, diğer örneklerde de gördüğümüz gibi, kozmolojik zaman hakkında aşağı yukarı bir fikir edinmemizi ve bu sayede zamana daha geniş bir açıdan bakmamızı sağlamaktadır. Zamana tinsel açıdan baktığımızda dünya yaşam süresinin, insanoğlunun Hakikat’e ulaşma yolunda dünyadaki yaşamları boyunca yaptığı evrim mücadelesi unsurunu içerdiğini görürüz. Aynı zamanda mitler, uzay-zaman-evrimde dünyaya ait evrimin de sembolik anlatımını içerir.

       Şimdi de Mısır mitolojisine ana hatlarıyla, kısaca göz atalım: Tanrı Nun, Hayat Suyu’ndaki Kaos  (düzensizlik)’tan, Kozmos’u (düzen, evren) oluşturur; sonsuz bir okyanusta bilinçsizlik ve kaos hâkimken Nun (Teos), düzeni kurar. Onun ilksel sulardan, bilinçsizlik okyanusundan Bilinç’i (Teos) çıkarıp kaldırması, sembolik olarak kollarıyla başının üstüne bir kayığı sudan çıkarıp kaldırmasıyla tasvir edilir. Bilinçli Kozmos’taki ilk Tek Atum’un kendi kendini döllemesiyle, silsileler hâlindeki tezahürlerle (Yeni Eflatuncu-Neo Platonist felsefi akımdan Plotinusun[25] Türüm Teorisi) madde evren oluşur (Hint Mitolojisi’nde Vişnu’nun ilksel okyanusta, sonsuzluk yılanı Ananta üzerinde uzanarak dinlenmesi ve göbeğindeki Lotus’tan çıkan Brahma’nın yeni bir evren yaratmasıyla hemen hemen özdeşlik gösterir.). Bu evrende Ra, kendini Aton ile görünür kılar. Aton’dan ilk dualite (iki kutupluluk, bir bakıma ying yang; birbirlerine zıt unsurlar taşımakla beraber içlerinde diğerinin de unsurunu bulunduran ve birleştiklerinde yaratımı sağlayan güçler), Shu (eril) ve Tefnut (dişil) oluşur. Çocukları Geb (eril yeryüzü, hemen hemen diğer tüm mitlerde bunun aksine dişildir, Toprak Ana gibi.) ve Nut (dişil gökyüzü) doğar. Shu; Geb ile Nut’u birbirinden ayırır. Daha sonra insanlara daha yakın tezahürdeki ilahîler olarak İsis, Osiris, Neftis ve Seth Kardeşler ortaya çıkar. Horus; İsis ve Osiris’in oğludur. Osiris’in vücudu, kardeşi Seth tarafından parçalanır (dünyanın parçalanmış, karmaşık, yanılsatıcı yansımalardan oluşmuş hâli). Ölülerin yol göstericisi ve ilk mumyayı yapan Anubis, Osiris’in vücudunu bir araya getirir. İsis, Neftis’in de yardımıyla eşinin mumyası Osiris’ten Horus’a hamile kalır. O, parçalanmış yanılsama dünyasının çocuğudur; Üçlü Logos’ta, 3. Logos[26] oğuldur. Aynı zamanda yanılsama dünyasındaki yaşamlarında yukarıdaki Hakikat’i bulma yolunda savaş veren takipçidir. (scarabea-kefer/pislik böceği ile de özdeşleştirilebilir. Scarabea-kefer dünyanın çamurunda doğar, zaman içinde dönüşerek kanatlanır ve güneşe doğru uçar.); dünya yaşamları boyunca (kendi içindeki) kötülükle, kusurlarıyla, yanılsamayla mücadele ederek ruhsal gözünü açmak ve bu sayede, bilinçli mücadelesinde Hakikate (göklerdeki babası Osiris-1. Logos-bütündeki birleşim) ulaşmak zorundadır. Şahin ile sembolize edilmiştir. Horus, amcası Seth (parçalayan, bölen, yanılsamalar dünyasının mimarı ve idarecisi) ile yaptığı savaşta bir gözünü kaybeder, buna karşın iç gözü (Spirit, parçalanmış yanılsamanın ötesindeki Hakikat’i görebilen göz) açılır. Lanu’nun annesi İsis (2. Logos-ana-yaratma, yaşam veren), aşağı yanılsamalar dünyası ile yukarı Hakikat dünyasını birleştirir. Bazı tasvirlerinde, başındaki basamak şeklindeki taçla resmedilir. Belinde ise iki dünyayı birleştiren kuşağı bağlı olarak her zaman mevcuttur. İsis, kelime itibarıyla basamak anlamına gelir ve evrimin basamakları tırmanılır. O, madde dünyasına hayat veren Kutsal Ana’dır; Horus’a hayat veren, odur. Horus, ruhsal yolculuğunda Hakikat’e ulaşıp yanılsamalar dünyasındaki yaşamlar aşamasını tamamladığında Ankh (sembolik olarak sonsuz hayatın anahtarı-üstü oval, kapalı haç şekli) ile ödüllendirilir zira o, artık geçişi (cross) gerçekleştirebilmiştir. Zaten Eski Mısır’da belli bir inisiasyonu (içsel dönüşümü hedefleyen belli bir felsefi programa kabul ediliş) tamamlayanlar, ankh anahtarı ile ödüllendirilirlerdi (Bu arada, zamanımızın dinlerindeki sembolik anlatımların kadim dönemlerin anlatımlarıyla hemen hemen özdeş olduklarını da görüyoruz.). Buradaki çok tanrılı sembolik anlatım, aynı Hint felsefesindeki anlatım gibi bütünün (Bir), işlevlerine göre aldığı çeşitli adlarıdır (Allah’ın 99 adı gibi). Anlatımlardaki ve adlandırmadaki bu çeşitliliği, bir çeşit salyangoz misali, Bütün’ün çeşitli katmanlarındaki yansıması olarak da düşünebiliriz. İsis Hator (Üst Pantheon’daki Kutsal Ana, zihin düşüncesini tezahür planına, şimdiye dek bahsedilen İsis vasıtasıyla aktarır.), Nun’un ilksel sulardan başının üstüne kayığı kaldırması gibi, aynı Nun’un kolları üzerindeki kayık gibi öküz boynuzları üzerinde Güneş’i (düzen, evren, kozmos) taşımaktadır. Bu ve bunun gibi (Hititlerde öküzün boynuzu üzerindeki küre) tasvirler, ne yazık ki ‘Eski medeniyetler, dünyayı öküzün boynuzu üzerindeki bir tepsi zannediyorlardı.’ gibi düz bir mantıkla yorumlanmıştır. Hâlbuki tasvirlerindeki eteklerin şekli bile göklerdeki galaksilerin şekliyle, belli sembolik anlatımları amaçlayarak birebir resmedilen, aslında belli galaksilerin sembolik anlatımı olan bu ve bunun gibi eserler; kadim medeniyetlerin astronomi alanında en azından bizimle eş değer, büyük ihtimalle bizden çok daha ileri olduklarını göstermektedir.”[27

ESKİ MEDENİYETLER AÇISINDAN UZAY-ZAMAN BAĞLAMI-1

   AZTEK GÜNEŞ TAKVİMİ

       “Aztek İmparatorluğu, Maya İmparatorluğu’nun kuzeybatısında, şimdiki Meksika topraklarında kurulmuştu. Miladi takvimin ilk yüz yılında bu medeniyet, ‘Toltec Mirası’ olarak ortaya çıktı. 1519’da Aztek İmparatorluğu kuzeyde Veracruz’dan Nayarif ve Sinalou’ya, güneydoğuda Honduras ve El Salvador’a kadar uzanıyordu. Kuruluşundan itibaren en önemli kültür merkezi, Teotihuacan’dır. Daha sonraları 14. yüzyılın ortalarında Tenochtitlan kurulmuştur. Tenochtitlan’ın ilk Aztek kralı, 1375–1395 arasında hüküm sürmüş olan Acamapichth, Aztek İmparatorluğu’nun İspanyollarca fethine kadar hüküm sürmüş son imparatoru, Cuauhtemoc’tur (1520–1525). Bu olağanüstü insanların öyküsü, Amerika kültürel evriminin en sıra dışı evrelerinden birini oluşturmaktadır. Korkusuz savaşçı ve pratik yapı ustası Aztekler, 15. yy. boyunca güçlü bir imparatorluk kurmuşlardı; boyutları bundan daha büyük olan tek uygarlık, Peru’daki İnkalardı. Dinsel tören ve ayinlerinin ardında, anlaşılabilir hedefler yatmaktaydı: Üst düzeyde uzmanlaşmış ve katmanlaşmış bir toplum ve imparatorluğun yönetilmesi; vergi sistemi ve ticaret ağının genişletilmesi; toprağa özenle uyarlanmış sofistike bir tarım ekonomisinin geliştirilip korunması; yer, gök ve mevsimlerle yakından bağlantılı dinsel ve düşünsel bakış açısı oluşturulması gibi. Örneğin; Azteklerin yılın belirli günlerinde kutladıkları yaklaşık on sekiz günlük törenleri; mevsim dönencelerini, tabiatın uyanmasını, uykuya dalmasını, tarımsal dönemleri simgeler ve tarımsal bereket ayinlerini içermektedir. Tenochtitlan ve Tetzcoco kentlerinin yıllık tören ve ayin çevrimi, sembolik sanat ve mimarileri; doğa ve insanlığın karşılıklı bağımlılığına ilişkin eski bir bilincin ifadesiydi. Aztek takvim sistemi, dinsel düşünceyle iç içeydi. Aztek dinsel düşüncesinde; ‘teo’ sözcük kökenine sahip, genellikle  ‘-tl’ son ekiyle ‘teotl’ olarak yazılan bir temel kavram vardır. Çevirisi güçtür: İspanyol kaynaklarda tanrı, aziz bazen de cin karşılığında kullanılmıştır. Önemi mana, gizem, kutsal gibi sözcüklerle vurgulanmıştır. Yaradılış söylencesinde, her şeyin ötesindeki erkek ve dişi güç (dualite)ten bahsedilir. Bu, Âdem ve Havva Öyküsü’yle bağdaştırılabilir. Borbonicus Kodeksi’nden bir sayfada, yaratıcı çift birbirlerine zamandan söz eder biçimde resimlenmiştir. Bu iki kişileşmiş figürün, dört ana yönle özdeşleştirilen dört oğlu vardır. Yöne bağlı olarak kırmızı, siyah, mavi ya da beyaz renklendirilmişlerdir. Böylece, dünyanın yatay düzleminde canlı bir yaratıcı merkez ve onun çevresinde yatay yerleştirilmiş simetrik daireler vardır. Diğer kozmolojik kayıtlar, uzayın dikey boyutunu tanımlar: Dünya düzleminin merkezi, yukarıdaki gök küre ve alttaki yerküreye kavramsal olarak bağlanır. Gök, katmanlardan (kimi tanıma göre 13, kimine göre 9) oluşuyordu; yeraltı da benzer biçimde düzenlenmişti. Bu kozmolojik şemada, cennet ve cehennem kavramları yoktu çünkü yer ve katları, törel bir değer taşımıyordu. Dünyanın dış çevresi daire (bazen de kare) olarak algılanırdı; çevresindeki deniz, ilhuica-atl, ters yüz edilmiş gök çukuruyla buluşuyordu (Görüldüğü gibi bu bir fiziksel tasvir olmaktan ziyade, sembolik bir tinsel tasvirdir.). Azteklerce korunan en eski kozmolojik inançlardan biri, yeryüzünün ilksel denizlerde yüzen bir timsaha benzetilmesidir. Sırtının pulları ve çıkıntıları, dağlara ve vadilere denk düşer.”[4]

       “18. yüzyılın sonlarında Mexico City ana meydanının altında bulunan Aztek Güneş Taşı (takvim)’nın ortasında, güneşin yüzü -Yeryüzü Canavarı Tlaltecuhtli de olabilir.- bulunur. Anıt, bir takvim işlevi görmekle birlikte, beş mitsel dünya (güneş) oluşumunu da yansıtmaktadır. En üstteki 13 kanuş tarih hiyeroglifi, hem bugünkü güneşin başlangıcına hem de Itzcoaltl’ın göreve geldiği 1427 yılına denk düşer.[5]

Kutsal ve tarihsel yılların çakışması, Aztek yöneticilerinin otoritesini kutsar ve evrenle insanlık arasındaki dirimsel bağlantıya işaret eder. Takvimin kullanılmasının hem tüm halkın yaşantısı hem de bireysel yaşam için önemi vardır. Güneş Taşı bir değil, iki takvimdir: Xiupohuailli ya da günlerin hesabı ve Tonalpohualli ya da kaderin hesabı. Herhangi bir aktiviteye girişmeden önce tarımsal, dinsel, savaşla ilgili veya ticari konularda takvimin kullanımı zorunlu hâle dönüşmüştür. Merkezde, ortadaki tanrının haç şeklindeki kolları dört unsur olan toprak, su, hava ve ateşi simgeler; bunlar, güneşten önceki dört tanrıyı ifade eder. Bir iç halkada, Nahuatl (Orta Meksika halkları) inanışına göre insanlık, bugünkü beşinci döneme kadar süregelmiş olan dört çağ veya güneş yaşadı ve evrim yolunda çeşitli değişimlere uğradı.

       Dünyanın ilk yaradılışını, yok edilmesi izledi ve dört kusurlu yaratılış, bugünkü beşinci döneme kadar sürdü. Quiche (Güney Orta Guatamala’daki Maya halkı) Maya kutsal kitabı Popol Vuh’ta da görüldüğü gibi, çoklu ve kusurlu yaradılış düşüncesi, Mezo Amerika (Orta Amerika)’da eskiden beri yaygındı. Aztek metinlerinde bu beş yaratılışın her biri, bir güneş evresi oluşturur. Güneşler Söylencesi metninin tümü, 16. yy. Chimallpopoca Kodeksi’nde yer almıştır ve Nahuatl dilinden çevrilmiştir. Aztek Takvimi (Beş Güneş Taşı) diye de adlandırılan anıtın ortadaki iç halkası (merkezdeki daire), güneş evrelerini içerir:

       1. Aztekler, ilk evreye Dört Jaguar adını vermişti. O dönemde yeryüzünde devler geziniyordu ancak toprağı gübrelemiyor, mısır ekmiyorlardı. Bu devreye, Tezcatlipoca’nın Yönetimindeki Gece veya Toprak Güneşi de denmektedir. Dev insanların maddenin karanlığını temsil eden jaguarlar tarafından yenilip parçalandığına inanılır. Bu sebepten bu evrenin işareti, jaguar kafası biçimindedir.

       2. Quetzalcoatl’ın Yönetimindeki Hava veya Rüzgâr Güneşi: Quetzalcoatl’ın temsil ettiği insanların maymuna dönüştüğü (Büyük bir ihtimalle maymunsu bir görüntü kazanmak kastediliyor.) dönem. Bu evreye Dört Rüzgâr adı da verilmiştir ve bu evre de kusurluydu; insanları (görüntü olarak) maymunlara dönüştüren tayfunlarla yok oldu. Bu evrenin işareti, Rüzgârların Efendisi Quetzalcoatlın maskesiydi.

       3. Tlaloc’un Yönetimi Altında Ateşli Yağmur Güneşi: Tüm canlıların yandığı dönem. Üçüncü kusurlu dönem, bir ateş yağmuruyla sona erdi. İnsanlar, (sembolik anlatımla) ya telef oldu ya da kuşa dönüştü. Bu olay, dört yağmur gününde oldu; bu yüzden bu güneşin simgesi, Yağmur Tanrısı Tlaloc’un maskıydı.

       4. Chaltiutlicue (nehir, pınar, göl ve denizlerin tanrıçası)’nun Yönetimindeki Su Güneşi: İnsanların (sembolik anlatımla) balığa dönüştükleri (büyük bir ihtimalle tufanların, karaların suya batması sonucu çoğunlukla su içinde yaşamak zorunda oldukları için) dönem. Dördüncü evrede öyle bol ve bereketli yağmur yağdı ki yeryüzünü su bastı ve insanlar balığa dönüştü. Bu yüzden onun işareti; Nehir, Pınar, Göl ve Denizlerin Tanrıçası Chaltiutlicue’nin kafasıdır.

       Bu dört güneşin hiçbiri, insan olmayı gerçekleştirememiştir ve beşinci güneşin oluşumu gerekli olmuştur; anlatılan efsanelere göre tüm tanrılar, kendilerini Teotihuacan (tanrıya dönüşen insanların şehri)’da kurban ettiklerinde beşinci güneş doğar. Kehanete göre beşinci ya da bugünkü evre, depremlerle (başka bir kehanete göre de sıradaki ateşle) yok olacaktı. Bu yüzden, hareket anlamına gelen Ollin Hiyeroglifi’yle simgeleniyordu.”      

       Burada açıkça görüldüğü gibi; Aztek yaradılış inancında, daha iyi bir dünya ve insanlık düzeyine evrim yolunda, birbiri ardı sıra gelen dönencelerle ilerleme düşüncesi hâkimdir. Zamanın kütlelerin uzaydaki hareket ve ilerleyişlerine bağlı olarak hesaplandığını biliyoruz. Evrimin zaman içinde daima ilerlediği prensibinden hareket edersek “evrim” olgusunu, uzay-zamandan ayırt edemeyiz. Bu, Uzay-Zaman-Evrim ayrılmaz üçlüsünü akla getirir. Kütleler düz bir hatta ilerlemelerine rağmen uzay bükük olduğu için dairesel döngülerle yörüngeler çiziyor izlenimini vermekte ve uzay-zaman, bu izlenim doğrultusunda hesaplanmaktadır. Başka bir deyişle; aslında uzaydaki tüm mevcudat, düz bir hatta evrilerek ilerlerken uzayın içinde, uzayın bükük yapısı itibarıyla bu ilerleyişi döngüsel yaşamaktadır. Aztek Güneş Takvimi örneğindeki gibi, dünyanın zıt noktalarındaki eski medeniyetleri incelediğimizde görürüz ki hepsindeki ortak nokta; bizim şimdilerde sadece uzay-zaman olarak ele aldığımız fenomenin, eskilerde hep aynı şekilde uzay-zaman-evrim olarak kavrandığıdır. Bu, insanlığın uzay-zamana bağımlı, üçlü paralel yolda ilerleyişi, evrimidir. Bu ilerleyiş, hep döngüseldir. Stephen Hawking, kütlelerin aslında düz hatta ilerlediğini, uzayın bükük olduğunu söylüyor. En azından, bilebildiğimiz yaşam alanı ancak uzayın içinde olabildiğine göre bizim de zamanı ve evrimi, bükük uzaya paralel olarak döngüsel yaşamamız kadar tabii ne olabilir ki?

       “Aztek Güneş Takvimi’nde, içteki merkezden dışa doğru ilerlersek ilk iç halka, günlerin halkasıdır ve yirmi günden oluşmaktadır.[6]

       İkinci halka, V şeklinde birkaç figürden oluşan sekiz parçaya ayrılmıştır. Güneş’in ışınlarını ve Venüs’le Güneş’in ilişkisini temsil eder. İç kısım, dört qiuncunce (beş delik açılmış dikdörtgenler)den oluşmuş olup Venüs (Quetzacoatl)’le bağlantılıdır. Sonraki halkada toplam seksen adet işaret vardır; bu, Venüs’ün ikiz kardeşi Merkür (Xolotl) ile bağlantılıdır. Altmış dört şekli, Jüpiter’i simgeler.

       Üçüncü halka, iki parçadan oluşmaktadır. Her iki tarafında yer alan iki yılan vardır. Quetzacoatl’ın ebedî rakibi Tezcatlipoca. Bunlar, evrende gökyüzünün üstünlüğünü elde etmeye çalışan tanrıların günlük savaşını ifade eder. Her iki yılan, her şeyi içine alan evrenin simgesidir. Bizi çevreleyen ying ve yang[7], gündüz ve gece gibi. Yılanın omurgasını ifade eden yirmi sekiz küçük kemer, Satürn’ü temsil eder. Satürn (Huehueteotl), ‘Ateşin Efendisi’ olarak adlandırılır. Takvim, her elli iki yıllık bir devirde, hayatın yeniden başlayacağı yeni ateş törenlerinde, Mamalhuatzli (Koç burcunun takımyıldızı Orion) belirdiğinde hatırlanır.

       Xiuhpohualli (yılların hesaplanması): Yıl timsah ayıyla başlar, çiçekle biterdi. Son ayda hiçbir işe yaramayan günler olarak nitelendirilen beş nemontemi günü (9–13 Şubat, uğursuz sayılırdı.) kalırdı. Ay, beş günlük dört haftaya bölünürdü. Her ay, bir tanrıya adanmıştı. Her ayın ilk günü, törenlerle kutlanırdı.”

 

       MAYA TAKVİMİ

        “Maya Tarihi, MÖ 3000 Arkaik Dönemden başlayarak MS 1530 Geç Klasik Sonrasına kadar uzanan geniş bir yelpazede ele alınmaktadır. Mayalar, İspanyol Fethi Döneminde, Yucatan Yarımadası’nı, Guatemala ve Belize’yi, Meksika’nın Chiapas ve Tabasco eyaletlerinin bazı bölümlerini, Honduras ile El Salvador’un batı kesimlerini kapsayan kesintisiz tek bir bölgede toplanmış durumdaydılar. Maya Takvimi, bilinen eski dünyadan tamamıyla ayrı bir şekilde gelişim göstermiştir. Ancak diğer Mezo (Orta) Amerika yerlilerinde olduğu gibi karmaşık bir takvim sistemine, yıldızlar ve özellikle Venüs’ün hareketlerine ilişkin bilgiye sahiptiler. Ayrıca ana yönleri, merkeze atanmış özel renkleri ve tanrılarıyla; dört yöne yayılan bir evren düşüncesi ile döngüsel bir kozmik yaratılış ve yok oluş anlayışına diğer Mezo Amerika kültürlerinde olduğu gibi sahiptiler. Bu sistem, Maya Medeniyeti’nin çöküşüyle son bulmuştur. 1990’larda arkeologların buluşları, İspanyol istilasıyla yok olmuş Maya Uygarlığı’ndaki birçok boşluğu doldurmuştur. Mayaların usta matematikçiler olduğu, takvim sistemlerinden ve sıfır kavramını algılayışlarından belli olmaktadır. Gezegenleri izleme konusundaki üstün yeteneklerine rağmen takvimleri, ay veya mevsimlerle ilişkilendirilmemişti. Yalnızca bir yılı, güneşin dönencesiyle aşağı yukarı bağdaştırmışlardı. Mayalar, birbirinden bağımsızmış gibi görünen üç çeşit takvim kullanmışlardır. Aslında bunlar çeşitli dönenceleri ifade eder ve ortak kesişme noktaları vardır: [8] / [9]

       Uzun takvim; prensipte tarihsel nedenlerle kullanılmıştır, milenyumda, geçmiş ve gelecekteki herhangi bir tarihi belirleyebilmektedir.

       Haab; halk tarafından kullanılan, 360 güne dayalı, 20’şer günlük 18 zaman aralığına ayrılmış bir takvimdir. Sonuna, güneşin dönencesine uydurabilmek amacıyla 5 gün daha eklenmişti.

       Tzolkin takvimi; törensel nedenlerle kullanılıyordu ve 20’şer günlük 13 zaman aralığına ayrılmıştı. Bu takvim, 260 günde tam bir devir katediyordu. Bu dönencenin tam olarak neye denk geldiği bilinmemekle birlikte, 263 günde tamamlanan Venüs’ün yörüngesiyle de ilişkili olabilir. Haab ve Tzolkin, tarihleri itibarıyla birbirleriyle yıl dönencesi olarak uyuşmamakla birlikte, bir şekilde bu takvimler karşılaştırıldığında 52 yıllık dönencelerde, her ikisi de belli bir günü işaret etmektedir.

       Maya Takvim Yazmaları, çarpım tabloları oluşturmak gereğini duymuşlardı. Dresden Kodeksinde 13, 52, 65, 78, 91 (yılın bir çeyreğine en yakın tam sayı) çarpanlarını içeren tablolar bulunmuştur. Onların sistemlerinde kesirlere yer yoktu, tam sayı döngülerinden oluşan denklemlere ulaşmaya çalışmışlardır. (73x260 gün=52x365 gün gibi)[1].

       Maya Uygarlığı, Roma ve benzeri kültürlerde kullanılan hantal, toplamalı sayılar yerine sayı sembollerinin yerleşimiyle değerlerinin de belirlenebildiği, ne kadar büyük olursa olsun tüm sayıların sınırlı sayıda sembolle gösterilebildiği, daha yüksek değerler için yeni sembollerin gerekmediği bir sistemi benimsemiştir. Hindulardan aldığımız ve sağdan sola doğru değerinin büyüdüğü, bizim 10’lu (10 tabanlı) sistemimize karşılık, Mayaların sistemi 20’liydi ve dikey sütunlarda, aşağıdan yukarıya doğru büyürdü.

       Klasik Maya anıtlarında, çeşitli tarih türleri bir arada görülür. Tipik bir klasik yazıtın en başında, başlangıç serisi yer alır; ortasına on dokuz ay tanrısından birinin eklendiği giriş işaretiyle başlayan bir uzun hesap tarihidir. Bunun hemen ardından 260 günlük hesap (Tzolkin)ta erişilen gün gelir, farklı işaretlerle dolu bir aralıktan sonra 360 günlük hesaba (Haab) göre ayın günü gelir. Ara işaretlerde, (9 günlük bir döngü içinde) dokuz yeraltı tanrısının hangisinin o gün hâkim olduğu bildirilmekte ve ay hesapları gösterilmektedir.”

       Hatırlanılacağı üzere, Yeni Yüksektepe Dergisi’nin 57. sayısında, “Keltler’in Gizemli Dünyası” başlıklı araştırmada, İyi Dagda’nın savaşta kullandığı, sekiz çatallı, bir ucuyla bir vuruşta dokuz insanı öldüren, diğer ucuyla bir vuruşta dokuz insanı canlandıran bir sopası vardı. Ayrıca söz konusu söylencede Tuatha De’nin kabile reisleri, Lug’u savaşa katılıp ölmemesi için dokuz güçlü savaşçının korumasına alırlar; bu durumda, kişiyi iç mücadeleden alıkoymaya uğraşan arzulu zihnin savunma mekanizması devreye girmektedir. Her iki durumda da dokuz sayısı, arınılması gereken ölümlü kişiliğin 9 kusuruna işaret edebilir. Sonuçta, bilimsel bir hesapla uzay-zamana dayanan takvimin söz konusu bu eski medeniyette nasılsa tin ve evrim unsurlarını da göz ardı etmediğini görmekteyiz.

       “Aynı anıtta başka tarihler de vardır. Bu tarihler, taban tarihten başlayarak ileriye ya da geriye kaç gün sayılacağını bildiren aralık sayıları yardımıyla belirlenir. Aralıklar, genellikle fazla uzun değildir ama kimi örneklerde milyonlarca yılı kapsar. Yazıtlarda ayrıca dönem sonu tarihleri de yer alır; bir katun, yarım katun (on çevrimlik lahantun), çeyrek katun (hotun) ya da bin tunun bitimi kutlama amacıyla eklenmiştir. Örneğin; 9.18.0.0.0 katun sonunun tüm Orta Bölge’de kutlandığı anlaşılmaktadır. Klasik yazıtlarda yıl dönümü kutlamaları da vardır ama bunlar, yukarıda belirtilen dönem sonu tarihlerinden farklıdır ve pek çok katun veya tun’dan oluşan aralıklara denk düşen takvim dönümü tarihleridir (Bu da Maya Medeniyeti’nin günümüzde kullanılan günlük, kısa dönem takvim sisteminin yanı sıra, çok daha büyük dönemleri de kapsayan bir takvim sistemine sahip olduğunu göstermektedir.). Dresden Kodeksi’nin yedi sayfasında görülen Tutulum tabloları, 405 kavuşum ayı (11.960 günlük bir döngü)nı kapsamaktadır. Mayalar, en kutsal dinsel dönemlerle gök cisimlerinin devinimleri arasında eş güdümlü bir bağlantı sağlamışlardır.” [10]

       Ayrıca, Maya Takvimi’nin yakın bir geleceği işaret eden, dünyanın sonunu gösteren belli bir tarih verdiğine dair çeşitli spekülasyonlar vardır. Görüldüğü gibi, Maya Takvimi çeşitli kozmolojik dönenceleri belirtmektedir ve birtakım tarih verilerinin, kozmolojik dönenceler yerine dünyanın sonunun gelmesi olarak algılanmasının son derece yanlış olduğunu birçok kaynak belirtmektedir (İnternet: ssshttp://www.sacred-texts.com/time , http://www.sacred-texts.com/time/cal/index.html).

 

       İNKA TAKVİMİ

      “İnka Medeniyeti; bugünkü Peru ve Şili topraklarında, günümüzden yaklaşık 14.000 yıl önce, Chavin Uygarlığı’yla, küçük göçebe topluluklarından gelişerek başlamış, 1532’deki İspanyol İstilası’na ve 1572’deki son yenilgiye kadar devam etmiştir. Yazıyı tanımayan İnkalar, yıldızların hareketiyle ilgili titiz gözlemlerinin sonuçlarını metinlere aktaramamışlardır. Bununla birlikte, tüm tarım alanlarında olduğu gibi astronomi, Andlarda ihmal edilmiş bir bilim değildi. Hatta Pizzaro’nun askerlerinin ulaşamadığı Manchu Pichu, günümüzün astronomi bilgisinin çok üzerinde, hâlâ çözülememiş sofistike bir astronomi merkezinin ipuçlarını vermektedir. Kimi tarihçilere (Molina) göre İnkalarda yıl, yaz gün  dönümünde (Haziran), başka kronikçilere göre de kış gün dönümüyle birlikte Aralık ayında başlardı. Yıl,  12 aya bölünmüştü ve eski yazarların, üstünde pek anlaşamadıkları ay adları; büyük olasılıkla, dördüncü Cuzco Hükümdarı Mayta Kapaq tarafından saptanmıştı. Her ay başkentte yapılan bir dizi ritüel etkinlik ve eyaletlerde gerçekleşen bir dizi ekonomik etkinlik önem taşımaktadır. Bunların belli başlıları, aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:[11]

 

   

Aylar (Gregoryen)             

                 

İnkalar                                        

 

Belli Başlı Ritüel ve Tarımsal                                 Aktiviteler                            

ARALIK

RAYMİ

WARACHIEKUY- Yeni yetmelerin geçiş riti (Musevilerin 13 Yaş Törenleri’ni anımsatıyor.)

OCAK

KAMAY                 

 

ŞUBAT

QUATUN PUKUY          

 

MART

PACHA PUKUY

 

NİSAN

ARIWAKIS

 

MAYIS

QUATUN KUSKI              

HASAT (Hemen hemen her mitte var.)

HAZİRAN

AWKAY KUSKİ

INTIP RAYMIN- Güneş Tanrısı Şenliği

TEMMUZ

CHAWA WARKIS

 

AĞUSTOS

YAPAKIS

EKİM (Hemen hemen her mitte var.

Tabiat şartlarından olsa gerek, kayma

 olmuş.)

 

 

EYLÜL

KOYA RAYMIN

SITWA- Günahlardan arınma ve hastalıkları uzaklaştırma riti (Kelt inançlarına dayanan Haloween Kutlamaları’nı anımsatıyor. Tabiat şartlarından olsa gerek, kayma olmuş.)

EKİM

UMA RAYMI

 

KASIM

AYAMARKA

 

 

 

       Güneş yılı, 12 ay çevrimiyle tamamen çakışmıyordu. Ay yılının 109 gün fazlası vardı. Yıldan yıla artan bu sapma, Kamer ayının kült törenleri açısından saf dışı edilmeliydi. İmparatorluk yöneticileri Wiraqocha Inka ve Parachakuti bu konuda ciddi uğraşlar vermelerine rağmen tam olarak başarı sağlayamadılar. Parachakuti’nin başkentin doğusunda, güneşin her ayın başında doğduğu yeri tam olarak belirlemek ve iki tarih saptama sistemi arasındaki denkliği belirginleştirmek amacıyla on iki kule yaptırdığı sanılmaktadır.”

       Genel olarak Amerika kıtasında gözden geçirdiğimiz bu üç önemli eski medeniyetin döngüsel zaman anlayışı ve takvimlerinin çıkış noktalarını antropolojik açıdan ne kadar eskiye dayandırabileceğimizi, Antropolog Claude Levi-Strauss’un[12] sözleriyle özetleyebiliriz:

       “…Bu inanç; kıtaya yerleşmenin çok yeni olduğu, olsa olsa MÖ 5.000 ya da 6.000 yıl öncesine kadar gittiği ve bütünüyle Bering Boğazı yoluyla gelen Asyalılar tarafından gerçekleştirildiğidir. Öyleyse, bu göçmenlerin farklı iklimlere uyum sağlayarak yarı kürenin bir ucundan öbürüne yerleşmelerini, onlar sayesinde tütün, fasulye… mısır hâline gelen yaban türlerini keşfedip tarımını yapmalarını, sonra da bu tarımı böylesine geniş alanlara yaygınlaştırmalarını, Amerika ve Andlar’da doğan, uzun mirasçıları Aztekler, Mayalar, İnkalar olan ve birbirini izleyen uygarlıkları sadece birkaç bin yıllık bir süre içine sığdırarak açıklamak gerekiyordu. Bunu yapabilmek için de her gelişmeyi iki yüzyıllık bir zaman dilimine sıkıştıracak biçimde hızlandırmak zorunluluğu doğuyordu. …Atlantik ötesinin uzmanları, Yeni Dünya’nın çağdaş tarihini niteleyen şu derinlik yokluğunu sanki Yerliler Amerika’sına da genişletmek istiyorlardı. İnsanoğlunun Amerika kıtasına nüfuz ediş tarihini önemli ölçüde gerilere götüren buluşlarla, bu bakış alt üst olmuştur. İnsanın bu kıtada bugün artık kaybolmuş bir fauna ile karşılaştığını, onu avladığını biliyoruz. Mamut, deve, at, eski bizon ve antilop kemiklerinin yanında taş silahlar ve aletler bulunmuştur. Bu hayvanlardan bazılarının Mexico Vadisi gibi yerlerde varoluşu, bugün rastlanılanlardan çok farklı ve dönüşümleri binlerce yıl sürmüş iklim koşullarını gerektirir. Arkeolojik kalıntıların tarihlerini belirlemek için radyoaktivitenin kullanımı, aynı yönde sonuçlar vermiştir. O hâlde Amerika kıtasında insanın bundan en az 20.000 yıl önce yaşıyor olduğunu, kimi yerlerde 3.000 yıl önce mısır yetiştirdiğini kabul etmek gerekiyor. Kuzey Amerika’nın hemen her yerinde 10.000, 12.000 yıllık kalıntılar bulunur. Bunun yanı sıra kıtanın başlıca arkeolojik buluntularının, karbonda radyoaktif yöntemiyle saptanan tarihleri, bizi önceden tahmin edilenin 500-1500 yıl öncesine götürmüştür.” Yine Helena Petrovna Blavatsky’nin “A Land of Mystery” (Bir Gizem Ülkesi) adı altında yayınladığı yazı dizisinin birincisi (Theosophist’e Mart 1880’de verdiği bir araştırma), Güney Amerika’daki insan varlığının çok daha eskilere dayandığını göstermektedir:

       “…Hipotezin de ötesinde Peru’da, çağlar öncesine dayanan bir medeniyetin varlığı hakkında bilimsel ve şüphe götürmez ispatlar vardır. Bundan dolayı, söz konusu varsayımımıza geçerli sebepler verene dek okuyucunun soluğunu tutması gayet normaldir. O zaman açıklamaya çalışalım: Peru’nun guano (huano) deniz kuşu dışkısı, çürüyen vücutları, yumurtaları, fok balığı kalıntıları gibi karışımlardan elde edilen değerli gübresi ki bunun tertibi tam olarak bilinmemektedir, Güney Amerika Sahili ve Pasifik Adalarında birikmiştir. Bunu ilk keşfeden ve dünyanın dikkatini bu konu üzerine çeken, 1804’te Humboldt olmuştur. Humboldt, Chinca Adaları ve diğer adalardaki granit taşların 50-60 feet kalınlığında bir gübre tortusuyla kaplanmış olduğunu tespit ederek İspanyol Fethi’nden beri üç yüz yılı aşkın sürede, sadece birkaç katman kalınlığında tortu birikimi olduğunu belirtmişti. Durum böyle ise 60 feet derinliğinde tortu birikimi için kaç bin seneye ihtiyaç vardır? Bu sorunun cevabı, basit bir matematiksel hesaba dayanır. Bu meyanda, Peru eski eser kalıntılarından bir alıntı yapabiliriz (Mr. R. R.Heathin Raporu ‘Kansas City Review of Science and Industry’, Kasım 1878). Chinca Adalarında 62 feet yerin altına gömülü taş idoller, su çanakları bulunmasına karşın 33-35 feet derine gömülü, ağaçtan yapılmış idollere rastlanmıştır. Guanapi Adalarında, guano birikintisinin altında, aynı Truxillo’nun güneyi ve Macabi’nin kuzeyinde olduğu gibi mumyalar, kuşlar, kuş yumurtaları, altın ve gümüş süs eşyaları bulunmuştur. … Macabi’de işçiler, büyük ve kıymetli altın vazolar bulmuşlar. …Sadece üç yüz yıl önceye dayanan İspanyol Fethi’nden beri kayda değer bir tortu birikintisine rastlanmadığı göz önüne alınarak 30 ve 60 feet derinlikteki tortu birikintisi için gereken yüzyıllar saptanabildiğinde, bu kalıntıların eskiliği hakkında bir bilgi sahibi olunabilir. Tam olarak matematiksel bir hesapla; her inch[13] için 12 katman, 12 inch için de 1 foot[14] olarak hesap eder, her katmanın bir yüzyılda oluştuğunu hesaba katarsak bu kıymetli altın vazoları yapanların 864.000 yıl önce yaşamış olduklarını görürüz. Yanılsamalar için geniş bir emniyet payı ayırırsak ve her yüzyıla iki katman verirsek, hadi her yüzyıla bir inch verirsek 72.000 yıl önceki bir medeniyetle karşılaşırız. Kamusal eserlerini, yapıların dayanıklılığını ve muazzamlığını göz önüne alırsak bu medeniyetin bizimkiyle eş  değer, hatta daha üstün olduğunu görürüz.” Ve HPB’nin bunun arkasından gelen cümlesini de eklemeden geçemeyeceğiz:

       “Periyodik devirleri göz önüne alırsak ki bu dünya için olduğu kadar uluslar, imparatorluklar ve kabileler için de geçerli olabilir; mevcut modern medeniyetimiz, bu gezegende sayısız defalar yaşanmış olan bir başlangıcın, şafağın son safhasındadır.”

 

ESKİLERİN ZAMAN ANLAYIŞI VE ANTİK TAKVİMLER-1

ZAMAN DÖNGÜSÜ

 

Kozmosta değişim yoktur bir anlamda

çünkü onun hareketleri,

değiştirilemez yasalar tarafından belirlenir.

O yasalar ki ebedî devranı sağlar,

başlangıcı ve sonu olmaksızın

tezahür eder, yok olur onun parçaları

ve yeniden yaratılır

tekrar tekrar

zamanın dalgalanan nabzında…

Zaman süreci boyunca,

kozmosun içindeki hayat

düzenlenir ve korunur.

Yeniler her şeyi zaman, kozmos içinde

sikluslu değişim süreciyle

ölçülür gök cisimlerinin

göklerde dönüp dururlarken ilk konumlarına gelmeleriyle!..

 

 

Şimdi, geçmişten doğar,

gelecek ise şu andan.

Her şey bir kılınır bu süreklilikle.

Bir döngü gibidir zaman,

bütün noktaları öyle birleşmiştir ki

söylenemez

nerede başlayıp nerede bittiği

çünkü her noktası, hem önüne geçer

hem de ardından gelir birbirinin sonsuza kadar…

 

Yine de daha derin bir anlayış vardır.

Geçmiş, ayrılıp gitmiştir ve artık yoktur.

Gelecek erişmemiştir ve daha olacaktır.

Şimdi ise sürüp gitmez,

nasıl var olduğu söylenebilir öyleyse,

bir an olsun yerinde duramıyorsa!

 

(Hermes, Metinler ve Çalışmalar)

 

       Bu oldukça kapsamlı konuyu, yeterince anlayabilmek amacıyla dört ana bölümde inceleyeceğiz: Birinci bölümde uzay-zaman kavramının bilimsel açıdan göreceliği, ikinci bölümde uzay-zaman kavramıyla ilişkili olarak eski medeniyetlerin genel açıdan mitolojileri (felsefi ve bilimsel bakış açılarıyla birlikte) üzerinde duracağız. Bunlar sırasıyla Aztek, Maya, İnka, Hint, Mısır, Sümer, Babil, Yunan ve Türk medeniyetleridir. Üçüncü bölümde Roma, İslam ve Yahudi takvimlerini ana hatlarıyla gözden geçireceğiz. Dördüncü bölümü içrek bir yaklaşımla bitirirken burada filozofların uzay-zaman algısına dair bakış açılarına da yer vereceğiz. Şimdi hep birlikte bu heyecan verici yolculuğa başlayalım.

 

       I. MODERN BİLİMİN ZAMAN ANLAYIŞINA ÖRNEKLER

       Stephen Hawking[1]: A Brief History of Time (Zamanın Kısa Bir Tarihçesi) adlı eserinde şöyle diyor:

       “…Medeniyetin başlangıcından beri insanlar, olayları birbirinden bağımsız ve nedeni belirsiz bir şekilde görmekten hoşnut olmamışlardır. Dünyada temeli teşkil eden düzeni anlayabilmek uğruna uğraş vermişlerdir. Bugün bizler hâlâ niçin burada bulunduğumuzu ve nereden geldiğimizi öğrenmek için çaba gösteriyoruz. İnsanlığın bilgiye duyduğu derin arzu, bizim sonsuz arayışımızın sebebini yeterince kanıtlamaktadır. Yaşadığımız evreni tam olarak tanımlamaktan daha azına razı olamayız. Hedefimiz, bunun çok daha ötesidir.”

       Uzay-zaman konusunda görecelik kavramını açıklarken de; “… Dünyanın kendi etrafında dönüşünü ve güneşin etrafındaki yörüngesini bir an için unutursak dünyanın durağan olup üzerindeki trenin kuzey istikametinde saatte 90 mil hızla veya trenin durağan olup dünyanın, güney istikametinde saatte 90 mil hızla ilerlediğini söyleyebiliriz. James Clerk Maxwell’in denklemlerine göre birleşik elektromanyetik alanda dalga benzeri bir hareketlilik olasılığı vardır ve bunlar, havuzdaki dalgalar misali belli bir hızla hareket eder. Bu dalgaların boyu 1m veya daha fazlaysa bunları ‘radyo dalgaları’ diye adlandırırız. Daha kısa dalgalar (birkaç cm boyunda) ‘mikro dalgalar’, on binde bir cm’den daha fazla olanlar ‘kızıl ötesi’, bundan daha kısa dalga boyları ise ‘mor ötesi’ (röntgen ve gamma dalgaları) olarak adlandırılır.” diyor. Daha sonra aynı bilim adamı, bir kütlenin hızlandıkça hıza göreceli olarak arttığını, bu artışla birlikte daha da hızlanabilmesi için maddenin daha fazla güce ihtiyaç duyduğunu ve ışık hızına yaklaştıkça kütlenin artmasının, buna bağlı olarak da hareketi için daha fazla güce ihtiyaç duymasının ivme kazanarak devam ettiğini belirtiyor. Böylece maddenin, ışık hızına erişmesinin olanaksız olduğunu, bunun için kütlesinin de sınırsız olması gerektiğini ekliyor. Her normal maddenin, ışık hızının altında ve görecelik kurallarının sınırlarında hareket ettiğini anlatıyor. Sadece ışığın veya esas kütleye sahip olmayan diğer dalgaların, ışık hızıyla hareket edebileceklerini belirtiyor. Stephen Hawking şöyle devam ediyor:

       “Görecelik teorisi, bizleri uzay ve zaman hakkındaki fikirlerimizi tamamıyla değiştirmeye zorluyor. Kabul etmeliyiz ki zaman tek başına, uzaydan soyutlanmış bir oluşum değildir. Uzay-zaman, kombine bir olgudur. Biz uzaklardaki uzayda ne olduğunu bilemeyiz; uzaktaki galaksilerin ışıkları, onları milyonlarca yıl önce terk etmiştir… Böylece, uzaya baktığımızda biz onu geçmişte olduğu gibi görürüz.” Galaksinin ışığının bize ulaşma süresini göz önüne almamız gerektiğini bu şekilde belirttikten sonra yine devam ediyor:

       “Dünya gibi kütleler, yer çekimi diye adlandırılan bir güç tarafından, bükülmüş bir yörüngede ilerlemezler; bunun yerine bükülmüş bir evrende, en yakın objeye, düz bir hatta ilerlerler ki bu durum, ‘jeodezik’ olarak adlandırılır. Jeodezik, iki yakın nokta arasındaki en yakın (veya en uzak) hattır.” Şöyle ki; evrende düz bir hatta ilerleyen objeler, bükülmüş bir evrende dairesel hareketlerle ilerliyormuş izlenimini vermektedir. Bilim adamı, devam ediyor: “Güneşin kütlesi uzay-zamanda o şekilde bükülür ki dünya dört boyutlu uzay-zamanda, düz bir hatta ilerlemesine rağmen bize üç boyutlu uzayda, dairesel bir yörüngede ilerliyormuş izlenimini verir.”

       Bu durumda, evrendeki objelerin kendilerinden daha fazla çekim gücü olan objelere doğru, düz bir hatta ilerlemelerine rağmen evrenin bütünsel yapısı bükük olduğundan (aslında makrodan mikroya tüm yapılanma bükük) dairesel bir yörüngede ilerliyormuş izlenimini verdiği gibi bir sonuca varabilir miyiz? Buna göre, büküklüğünden dolayı dairesel olarak ilerliyormuş izlenimini veren evrenin bir üst (yine bükük) evrene doğru, düz bir hatta ilerlediğini düşünebiliriz. Biraz daha detaylı bir anlatımla; uzay ve zaman birbirinden ayrılmaz bir olgu olduğuna göre gece ve gündüz döngüleri birleşir ve yıl döngülerine ulaşır, belli yıl döngüleri sonucunda da daha büyük başka döngülere ulaşılır. Aslında zaman düz bir hatta, daima ileriye doğru ilerlerken, uzayın bükük olması nedeniyle döngüsel olarak ileriye gider. Dünya, güneş, yıldızlar vb. kendi yörüngelerinde, uzayın sabit bir bölgesinde hareket ediyorlarmış gibi görünseler de uzaydaki her obje (ve evren bütünlükleri de) zamanın ilerleyişinde olduğu gibi dairesel (döngüsel) bir hareketle, daima ileriye doğru, düz bir hatta ilerler. Belki de tüm uzay-zamanın birleştiği, tüm zamanların ve mekânın bir olduğu bir nokta bile tahayyül edebiliriz ki bu da hızın, hareketin, mekânın; içinde eriyip gittiği zihin olmalıdır.

 

       Albert Einstein[2]: Şimdi de Fizikçi Ahmet Güleç’in, Yeni Yüksektepe Dergisi’nin 55. sayısında yer alan “Albert Einstein” makalesine bir göz atalım ve Einstein’ın ondan sonra gelen bilim adamlarına ve Stephen Hawking’e uzay-zaman konusunda nasıl devir açtığını görelim:

       “…Nisan ayında Einstein, tezini tamamlar ve 20 Temmuz’da teslim eder. O yıl, bilim tarihini derinden sarsacak altı makalesi yayımlanır. İzafiyet Teorisi, bu altı makaleden biridir ve en çok tartışılanı olmuştur. Makalenin kısalığı ve basitliği, ilk göze çarpan özelliğidir. …Bu makale, modern bilimin uzay ve zaman algısını tamamen değiştirmiştir. … Einstein, bu makalesiyle zamanı 4. boyut olarak kabul etmiş ve onun uzaydan ayrılmayacağını söylemiştir. Bunu yaparken iki temel kabulü (postulate) kullanmıştır:

       . Evrenin temel yasaları, her yerde ve her koşulda geçerlidir.

       . Işık, sabit hızda (c=ışık hızı) hareket eder ve hiçbir şey, ışıktan hızlı gidemez.

       Einstein öncesi bilim açısından zaman, herkes için aynı şekilde akan sabit debili bir nehir gibi düşünülüyordu.”

       Araştırmacı Güleç; H.P. Blavatsky, Secret Doctrine (Gizli Doktrin), cilt 1, “Cosmogenesis” (Evrenin Yaratımı)’ten bir alıntıyla devam ediyor:

       “Zaman, biz sonsuz sürekliliğe yolculuk yaparken bizim bilincimizin durumlarının sıralanışı tarafından üretilen bir illüzyondur. İllüzyonun üretebildiği bilincin olmadığı yerde, zaman da yoktur fakat uykuya dalar. Şimdi, gelecek dediğimiz sonsuz süreklilikteki bölümün geçmiş dediğimiz bölümden ayrıldığı matematiksel çizgiden başka bir şey değildir. Hiçbir şey değişmeden kalmadığından yeryüzündeki hiçbir şeyin gerçek sürekliliği yoktur.”

       Fizikçi Ahmet Güleç, aynı makalede; “…Teoriye göre; zaman, her gözlemci için farklı akmaktadır. Hareket eden için zaman yavaş akarken, duran için çok hızlı akmaktadır. Bununla ilgili olarak Einstein’ın meşhur İkiz Paradoksu zihinsel deneyi vardır (Zihin deneyi, gerçekte yapılmaz; teorik olarak, mantık kullanılarak yapılan deneydir.). Bu deneye göre; ikizlerden biri bir füze yardımıyla uzaya, ışık hızına yakın hızlarda fırlatılır. Diğer ikiz, yeryüzünde hareketsiz kalır ve günlük hayatına devam eder. Seneler sonra dünyaya geri döndüğünde, uzaya gidip gelenin (ışık hızına yakın hızlarda seyahat edenin) daha genç, dünyada kalanın daha yaşlı olduğu açıkça görülür. Bu durum, zaman mefhumunun kendisiyle ilgidir. Dünyada kalan, daha uzun bir süre yaşamıştır; diğeri ise kendi hareket ettiği için kendi zamanını yavaşlatmış, dolayısıyla daha az yaşamış ve yaşlanmıştır. Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz, sadece o yıldızlardan gelen ışıktır (tabi diğer elektronik dalgalarla birlikte). Beş milyon ışık yılı ötedeki bir yıldız sisteminin ışığının bize ulaşma süresinin beş milyon yıl olduğunu düşünürsek zaman ve uzay (mesafe), birbirinden ayrılamayacak iki şeydir. Hareket eden için zamanın yavaşladığını düşünürsek ışık hızına ulaşan bir cisim için zaman artık akmamaktadır, durmuştur (Uykuya dalmıştır.). Aynı şekilde, hızlı hareket eden bir nesnenin geometrisi değişir. Hızlı hareket eden bir çubuğun boyu uzar. Biz günlük hayatta bu durumu açık bir şekilde gözlemleyemeyiz. …Hareketlerimiz ve gözlemleyebileceğimiz şeylerin hareketleri, ışık hızıyla mukayese edilmeyecek kadar düşük hızdadır.”

       Araştırmacının çok önemli bir noktayı vurgulamasını aktarmadan geçemeyeceğiz: “Genelde teorinin isminden dolayı (izafiyet=görelilik ya da rölativite) konuya yabancı olanların zihninde, nesnel bir şeyin olamayacağı, mutlaklığın mümkün olmadığı hakkında bir teori olduğu fikrine neden olur. Bu, tamamen yanlıştır. …”

 

       Helena Petrovna Blavatsky[3]: Konunun ikinci bölümüne geçmeden, bu noktada Helena Petrovna Blavatsky’nin Hindistan Aymar’da çıkarmış olduğu Theosophist dergisinde, “Bir Gizem Ülkesi” başlığı altında dört bölümden oluşan seri makalesinin, derginin 1980 Ağustos sayısında yer alan son bölümünden bir parça aktarabiliriz:

       “…Aynı entelektüel ve tinsel devirler olduğu gibi, jeolojik ve fiziksel devirler de olmalı: Küreler ve gezegenler, ırklar ve uluslar büyümek, ilerlemek, gerilemek ve de ölmek için doğarlar. Büyük uluslar bölünür, küçük kabilelere dağılırlar; bir zamanki büyüklüklerini tamamıyla unuturlar, zaman içinde ilkel durumlarına dair düşüş kaydeder ve de yok olurlar; birbiri ardı sıra, dünya yüzeyinden silinirler. Aynı şekilde, kıtalar için de bu durum geçerlidir… Bilimin ta kendisinin gerçekleri kafamızı karıştırırken ve doğrusu geçmiş hakkındaki cehaletimizi gösterirken yeryüzündeki hiçbir insana -ister jeolojik ister etnolojik açıdan, ister müspet ister nazari bilim açısından- hiç kimsenin, ‘Sadece buraya kadar ilerleyebilirsin ve daha fazla ileriye gidemezsin!’ demeye hakkı yoktur. Fakat Kansas’tan Dr. Heath’e duyduğumuz minnettarlığımızı ifade ederken onun yetkin ve ilgi çekici raporu bize birçok gerçeği ve ihtimali gösterdiği için son satırlarını nakletmek isteriz: ‘On üç bin yıl önce...’ diyor, ‘...Vega veya Lyrae, Kuzey Kutup Yıldızı’ydı, acaba o günden beri gezegenimizde ne kadar değişim gözlemledi? Kaç ulus ve ırk hayata başladı, görkemlerinin zirvesine yükseldi, sonra da çöktü ve de on üç bin yıl daha geçtiğinde kuzeydeki yerini tekrar alacak, böylece Platonik Büyük Yıl’ı tamamlayacak? O zamanlar bizlerin yerini dolduracak olanları bir düşünün; onlar bizim tarihimiz hakkında, bizim bizden öncekilerin tarihi hakkında bildiklerimizden daha fazla mı bilgi sahibi olacaklar?’…” diye devam ediyor HPB.

ANTİK ROMA'DA GÜNLÜK HAYAT

Antik zamanlara ait -bilinebilir bir eskilikteki- bir uygarlıkta günlük yaşam konusunu ele almak, gazeteci tarzında bir makalenin imkânlarını çokça aşmaktadır. Özellikle de okuyucuların yarısı bu konuda temel bilgi düzeyinin üstündeyse... Ne yazık ki bu makaleyi yazdığım dilde hâlâ daha tam olarak yayınlanmamış bazı materyallerden faydalanarak, günümüzde Antik Roma olarak tanıdığımız uygarlığın güncel bir rekonstrüksiyonuna imkân verecek konuları kısaca ele alacağız.Yirminci yüzyılın sonlarına doğru bilgimizi besleyen kaynaklar edebi geleneği aşmış ve tercihen arkeolojik buluntulardan, aynı zamanda müzeler ve özel koleksiyonlardaki materyallerin güncel yorumlarından temel almaya başlamıştır. Heykellerin ve güzel objelerin çalışılmasına, yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar önemsenmeyen diğer küçük kanıtların ve hatta çöplüklerin analizleri eklendiği zaman, yorumlanabilir gerçek olgusu önem kazanmıştır. Antik zamanlara ait -bilinebilir bir eskilikteki- bir uygarlıkta günlük yaşam konusunu ele almak, gazeteci tarzında bir makalenin imkânlarını çokça aşmaktadır. Özellikle de okuyucuların yarısı bu konuda temel bilgi düzeyinin üstündeyse... Ne yazık ki bu makaleyi yazdığım dilde hâlâ daha tam olarak yayınlanmamış bazı materyallerden faydalanarak, günümüzde Antik Roma olarak tanıdığımız uygarlığın güncel bir rekonstrüksiyonuna imkân verecek konuları kısaca ele alacağız.Yirminci yüzyılın sonlarına doğru bilgimizi besleyen kaynaklar edebi geleneği aşmış ve tercihen arkeolojik buluntulardan, aynı zamanda müzeler ve özel koleksiyonlardaki materyallerin güncel yorumlarından temel almaya başlamıştır. Heykellerin ve güzel objelerin çalışılmasına, yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar önemsenmeyen diğer küçük kanıtların ve hatta çöplüklerin analizleri eklendiği zaman, yorumlanabilir gerçek olgusu önem kazanmıştır. Fiziksel, kimyasal ve radyoaktif araştırmaların ve aynı zamanda hâlâ daha gelişmekte olan derinlemesine bir psikolojik değişimin yardımı dokunmaktadır. Bu değişim; geçmişin kalıntılarını, içinde yaşadığımız dünyadan daha geri olması gerekiyormuş gibi görmemektir. Çünkü uygarlığımızın artık öncekilerin zirvesi olduğuna değil, devasa insan tecrübesi zincirinin halkalarından biri olduğuna inanmaktayız. Ve belki en önemlisi de şunu anlamaktır: Düşmanlarını alt etmek için bir uçak saatte dört bin kilometre veya daha fazla bir hızla yol alabilir ve antik bir savaş arabası saatte kırk kilometrenin üzerine çıkamayabilir. Ama bu durum iki aracı kullananların aynı derecede farklı oldukları anlamına gelmez.

 

Gerçekten evrim geçirmiş olan şey makinedir, insan değil. En azından çok net bir şekilde algılanabilecek düzeylerde bu böyledir.Arkeolojik nesnelerin incelenmesi ve yorumlanmasındaki basit ama çok çalışma gerektiren psikolojik odak değişimi, tarihin yeniden oluşturulmasına imkân vermiştir. Bu, her zaman çok önem verilmiş olaylar ve bunlar dışındaki her şey için de geçerlidir: inşaat teknikleri, yol ağları, makineler, silahlar, beslenme, giysiler, inançlar, batıl inançlar, çatal bıçak ve mobilya kullanımı, hijyen, ilaçlar, resim ve müzik zevkleri, oyun ve sporlar, ruh halleri, iş koşulları, vb.Bu şekilde, ne Roma Panteonunun -dünyadaki en büyük örnek olsa da- nasıl yapıldığı konusunda, ne de Etrüsk Gizemlerinin -özellikle de astrolojik olanların- Roma dini adını verdimiz inanca nasıl geçmiş olduğu hakkında ayrıntılı açıklamalarla okuyucumun canını sıkacağım. Sadece, iki bin yıl önce İmparatorluk’ta bir şehirde ve kırsal alanda günlük hayatı gözler önüne sermekle yetineceğim.Öncelikle şunu söyleyerek başlayalım: Bu kişiler on dokuzuncu yüzyıldakine çok benzer bir şekilde ve hatta bizlerin yaşamına benzer bir şekilde hayatlarını sürdürdüler. Bir paradoks olarak, Klasik Dünya olarak adlandırılan dönem; inançlarımız, kuşkularımız, zevklerimiz, çalışmalarımız ve boş vaktimizi değerlendirme biçimlerimiz açısından beş yüz yıl öncesine dayanan Ortaçağ dünyasından bize çok daha yakındır.Bundan iki bin yıl öncesinin Roma toplumu aktif, metodik, canlı, şüpheci, her türlü değişime açık, değişiklik ve moda âşığı idi. Sağlığına ve temizliğine özen gösterirdi. Politikadan vergilendirmeye kadar her şey tamamıyla yasalara bağlanmıştı ve kontrol altındaydı. Antik mekânların turistik ziyaretlerine, evde çeşitli koleksiyonlara, aydınlık gecelerde sabaha kadar süren gürültülü eğlencelere meyilliydiler. Roma’da ve büyük şehirlerde botanik ve hayvanat bahçeleri, resim ve heykel sergileri, şiir, edebiyat, müzik vb yarışmalar yapılırdı. İmparator Augustus’a ait olan meşhur koleksiyon gibi, tarih öncesi hayvanlara ait parçalardan oluşmuş koleksiyonlar vardı. Bir sukemerinde kullanılan taşlardan, bir askerin çantasındaki malzemelere kadar her şeyin düzgün bir şekilde envanteri çıkarılmıştı. Ev hanımları ciddi bir muhasebe tutuyorlar ya da tutmak zorunda bırakılıyorlardı. Romalı savurganlığı gerçek olmaktan çok sözde bir savurganlıktır ve kölelerinkine kadar her türlü hizmete karşılık olarak ödeme yapılıyordu. Konaklama ve yiyecekleri bedava olduğundan para biriktirerek özgürlüklerini satın alabiliyorlardı. Tekerleklerin dönüş sayılarını kaydederek kiralık arabaların kat etmiş olduğu mesafeyi gösteren taksimetreler ve daha az kesinlikle bir ölçüm yapan, gemiler için kullanılan benzeri araçlar vardı. İskenderiye bölgesinde Nil Nehri’nde verilen hizmeti buna bir örnek olarak verebiliriz. Bu hizmeti kullanan, dillerini bilmeyen yabancılar için, ne kadar ödemeleri gerektiğini ve ne kadar bahşiş verilmesinin uygun olduğunu gösteren renkli küçük bilyeler de mevcuttu. Üzerine belirli harfler kazınmış benzeri renkli bilyeler de tiyatro, amfitiyatro ve sirklerin girişlerinde bulunurdu. Kişinin oturacağı bölüme ve yere işaret edenler de vardı. Eşiklerdeki taşlardaki ayak izi şeklindeki oymalar yürüme yönüne işaret ederdi. Böylece bir kapıdan insanlar, sağ taraftan geçmek suretiyle, aynı anda hem girip hem çıkabiliyorlardı. Yollarda araçların trafiği de genel olarak yine bu yönden akardı. Araçların kayma tehlikesi olduğu yerlerde derin oluklar kazınırdı. Tüm İmparatorluk’ta tekerlekler arasındaki açıklık standart olduğundan, günümüz demiryollarına benzer bir şekilde “ankastre” yol görevini görürlerdi.ŞEHİRHatırasına sahip olduğumuz en büyük ve en işlevsel imparatorluk Roma İmparatorluğu’dur. Ve temelinde bir şehir bulunmaktaydı: Roma. Konuşmacılar konuşmalarına şu şekilde bağırarak başlarlardı: “Şehre ve Dünyaya”. Böylece şehirle ilgili psikolojik alanların ilişkisi kavramına ulaşıyorlardı. Bu kavramda ev temel alınır ve imajinatif yansıtma aracılığıyla insanı şehir ve dünyaya dahil ederlerdi. Bu kavrama uzmanlar ancak son on yıllarda ulaşabilmişlerdir.Romalılar tarafından inşa edilmiş veya değiştirilmiş her şehrin çevresel biçimi aşağı yukarı bir dörtgen şeklindedir. Decuman ve Cardo adı verilen iki büyük cadde bu alanda kesişirdi. Bu caddeler şehri gittikçe artan şekilde dört bölüme ayırırdı. Yan duvarlardaki dört ana kapıdan giriş ve çıkış yapılırdı. Ve içteki sokakların mümkün olan en düz biçimde olması ve kolay dolaşımın sağlanması için, iç bölümleme de dörtgensel geometrik şekillere göre yapılırdı. Gerçekten doğal ve bir o kadar mükemmel olan bu dağılım halen aşılamamıştır. Kökeni ise hareket halindeki orduların her gece kurduğu ve tekrar kaldırdığı -ya da birliklerin kış dönemlerinde meteorolojik veya stratejik nedenlerle sabit kaldığı- askeri kamplardan gelmektedir.Yalnız tek bir istisna vardı: ana şehir Roma. İmparatorluk zamanlarında 1.220.000 kişiden az olmayan sayıda insanı barındırmış olan bu şehrin uzak kökeni, birkaç sene önceye kadar mitik olarak kabul edilen, yıkıntılar halindeki şehrinden “Yeni Truva”nın kuruluşuna dair işaretlerle kaçan, kovulmuş Truvalı Prens Aenas’tır. Böylece milattan önce ikinci bin yılın sonlarında Tiber Irmağı’na yakın bir noktada gemiden inmiş olmalıdır. Onu Kral Latinus misafir etmiştir. Aenas onun kızıyla evlenip Lavinium şehrini kurmuştur. Aenas’ın oğlu İulus dört yüz yıl boyunca on dört kralın hüküm sürmüş olduğu Albalonga şehrini kurar. Birçok olaydan sonra, önceki arkaik şehirlere benzeyen bir şehir kuran Remus ve Romulus ortaya çıkar. Ama bu sefer “Dörtgen Roma” adını verirler, dört kapısı olan bu şehre.

 

Romulus bir düelloda Remus’u öldürür ve Palas bayramları sırasında, MÖ 754 yılında şehir resmen kurulmuş olur. Monarşi (MÖ 753-509), Cumhuriyet (MÖ 509-27) ve İmparatorluk (MÖ 27 - MS 476) olmak üzere bilinen üç dönemi vardır. Bundan sonra ihtişamlı Roma’nın devasa bir çöplük ve taş ocağına döndüğü uzun, acılı bir dönem başlar. Ortaçağ’ın ortasında otuz bin kişiden daha az kişi yaşamaktadır artık Roma’da.Ele alacağımız Augustus döneminde ve çağımızın başlangıcında günlük yaşam bilinçaltında üç evre halinde yansıyordu. “Pater familia” ya da evin reisi evinde bir tür kraldı. Öyle ki Octavianus Augustus dönemine kadar -taktik olmaktan çok sözde bir şekilde- tüm ailesi üzerinde yaşam ve ölüm hakkına sahipti. Lar’lar ve atalar altarı önünde günde üç defa  yapılan töreni yönetirdi: Şafak sökerken, öğleyin ve güneşin batımında. Eşi, çocukları, evin hizmetkârları olan köleler, bir şekilde ona eşlik ederlerdi ve hazır bulunmak zorundaydılar. Öte yandan “pater familia” diyaloğa çok açıktı ve yemek sonrası sohbetlerde her türlü konulardan konuşulurdu. Gece olduğunda, yemekten sonra o günle ilgili haberlerden, söylentilerden ve Resmi Gazete’nin yayınladığı şeylerden söz ederdi. Sevgi dolu bir şekilde davranılan küçük bir imparatordu. Ancak resmi olarak, kıyafetleri, tavırları, mobilyaları ve mücevherleri ilk bakışta görülebilen bu özel durumunu ortaya koyardı.En geniş topraklara yayılmış olduğu dönemde, Roma güzel tapınakların ve sarayların parıldadığı ve -küçük blokları kaplayan ve dar sokaklar üzerinde ciddi bir yükseklik ve yalıtılmışlık hissi veren ve gerçekten de öyle olan, “insulae” olarak adlandırılan- tarihin ilk “gökdelen”lerinin bir araya geldiği bir şehirdi. Augustus Sezar’ın kendisi bunların yüksekliği ile ilgili olarak en fazla dokuz kat yani otuz beş metre sınırı koymuştu. Fakat her zaman bu yasağa uyulmazdı. Bir numaralı kat ikinci kattı ve yukarı çıkıldıkça katlar ve daireler daha gösterişsiz oluyordu. Hepsinin sokağa bakan pencereleri vardı ve bu daireler sıklıkla ahşaptan bir merdivenle birleştiriliyordu. Roma’da bol olan ve harika bir kurşun borular sistemi aracılığıyla her yere ulaştırılan su, çoğu zaman bu binalarda ikinci veya üçüncü kata çıkacak kadar basınçlı olmuyordu. Bu yüzden üsttekiler suyu basit kovalarla ve aynı zamanda yiyecekleri de tepeye ulaştıran yukarı çekmeye yarayan sistemlerle alıyorlardı. Bu çalışmanın yazarının da şahit olduğu gibi bu, Napoli ve İstanbul gibi şehirlerde hâlâ uygulanan bir yöntemdir.Bazen elli metreye kadar yükselen bu “gökdelen”ler şehir için gerçek bir tehlike oluşturuyordu. Çatı katları ahşaptan olduğundan ve ısıtma sistemleri iyi binalarda olduğu gibi “merkezi” olmayıp sobalarla yapıldığından ve aydınlatma da güvenli olmayan toprak lambalarla gerçekleştirildiğinden yangınlar bu binalarda kolaylıkla yayılabiliyordu. Roma’da ve İmparatorluk’un tüm önemli şehirlerinde ve büyük villalarında bulunan emme-basma tulumbalarla, bronz uçlu ve muhtemelen kauçuktan yapılmış bir borunun eklenmiş olduğu hortumlarla teçhizatlandırılmış itfaiyeciler, suyu bu kadar yükseğe ulaştıramayıp bazen bu binalar taşıdıkları özel mancınıklarla yerle bir ediliyorlardı. Roma şehrinde her zaman büyük bir yangın tehlikesi vardı. Yangının yayılmasını kesmek için inşa edilmiş devasa iç duvarlar olsa da bunların işe yaramadığı, söylentilerin her türden kundakçıya atfettiği çok büyük yangınlar olmuştur. Bunların arasında şehir gerillalarından imparatorlara kadar birçok kişi bulunsa da yangınların olası kökeni kaza eseri olmasıdır. Roma’da bol su bulunurdu. Bir Roma vatandaşının günümüz İtalya’sında yaşayan bir insandan ortalama yedi sekiz kat fazla su kullandığı hesaplanmaktadır. Şehrin üstünde yükselen, “sifon”ları ve gerekiyorsa kum ve taşlarla su arıtan tesisleriyle büyük sukemerleri belirli bir noktada birleşirdi. Roma’ya gelen suyun tamamı içme suyuydu. Evler bu ağa yan borularla bağlanır ve su aynı zamanda yayaların başları üzerinde otuz metreye kadar yükselen, Neron döneminin “Metasudans”ları (sukemerleri) olan harikulade kaynaklara ulaştırılırdı. Roma trafiğe kapalı bir şehirdi. Öyle ki çağımızın başlarında merkezi sadece yayalara ayrılmış durumdaydı ve taşıtlar belirli malların yerine ulaştırılabilmesi için sadece geceleri geçici olarak girebiliyordu. İnsanlar her yere çokça yürüyerek giderdi. Sadece Vestaller (rahibeler) ve diğer nüfuzlu hanımlar tahtırevan kullanırlardı. Bayramlar, zaferler ve askeri geçitler dışında şehrin içinde çok az at kullanılırdı. İmparatorluk zamanında sokaklarda hijyeni korumak için bu konu teşvik edilmişti. Bloklarda biriken çöplerin toplanması hizmeti olmadığından sokaklar her gece yıkanır ve süpürülürdü. Bunun dışında dev kanalizasyonlar olduğundan sel baskınları önlenebiliyordu. Bunun şahidi yuvarlak formlu kemerler dizisi düzenine göre taştan inşa edilmiş, olasılıkla Etrüsk-Roma kökenli, yirmi beş yüzyıl sonra hâlâ mükemmel bir şekilde işlevini gören Roma Cloaca Maxima’sıdır (kanalizasyon sistemi). Pompei gibi taştan inşa edilmiş nispeten küçük şehirlerde az sayıda lağım kapakları bulunurdu ve en önemli sokakların kesiştiği noktalarda, diğer genel sokakları da birleştiren taş kaldırımlar vardı. Bunların üzerinde at arabalarının tekerleklerinin geçmesi için tekerlek olukları bulunurdu. Geceleyin şehrin aydınlatılması için, silindir şekilli gövdesi olan bronz sokak lambaları kullanılırdı. Bunların yağ lambalarının günümüzün cam fanusları görevini gören parlatılmış keçi idrar torbasından muhafazaları bulunurdu. Lambalar bu şekilde iyi bir ışık sağlamanın yanı sıra daha sağlam da oluyordu. Evlerin kapılarında da bu lambalardan veya uzun süre yanan meşaleler vardı. Sokaklar günümüzün polisine benzer bir teşkilat tarafından gözaltında tutulsa da, yoldan geçenleri ardından lamba veya meşaleleriyle hizmetçileri takip ederdi. Tüm şehir “mahallelere” bölünmüştü. Bunlardan kötü üne sahip bazılarından silahsız geçmek akıllıca olmazdı. Pompei’de mahallelerin bir kısmı genelevlere ayrılmıştı. Ve önemli olan, bu yerlere girebilmek için öncelikle, doktorların tanrısı Seraphis’e adanmış evlerden geçilmesi gerektiğidir. Buralarda çalışan doktorlar bulaşıcı hastalıkların, sakatlıkların, zihinsel bozuklukların belirtilerini gösterenlere giriş izni vermiyorlardı. Bu kamusal evler herhangi bir hizmeti yapar gibi doğal biçimde ilan edilmiş oluyordu ve şehir içinde kesin bir şekilde sınırlandırılmış bir alanda bulunuyordu. Aynı şey, o kadar sıkı bir uygulama olmasa da ekmek fırınları, balıkçılar ve diğer dükkânlar için de geçerliydi. Buna rağmen savurgan zengin hanedanlıkların, şehrin sakinlerinin ekonomi ve beslenmede sadece dışarıya bağlı kalması için, ana kapının her iki tarafında kiralık dükkânlar, şehrin uç kısımlarında ise küçük meyve bahçeleri, kümesler, tavşan yetiştirilen vb yerler bulunurdu. En üst düzeyden de olsa her Romalıda eski çiftçi kralların gölgesi gizli bir şekilde yaşardı.Hijyen ve boş zaman geçirme amaçlı, gerçekten saraylara benzeyen hayranlık uyandırıcı anıtlar olan Roma hamamlarını hepimiz biliriz. Roma hamamlarının asıl amaçlarıyla ilgili bölümlerinin dışında, kütüphaneler, resim sergileri ve konser salonları da bulunurdu. Bunun yanı sıra birçok Roma evinde banyo ve tuvalet de mevcuttu. Bu imkânlara sahip olmayanlar için de herkese açık olanları vardı. Bu gayet iyi tuvaletlerde akan su bulunurdu. Kişisel hijyen amacıyla, kişiyi utandırmamak için, bir delikten bir sopanın ucuna tutturulmuş su ve şarap sirkesine batırılmış bir doğal sünger uzatılırdı. Bildiğimiz kadarıyla bu hizmet sadece erkekler içindi. Hamamlarda ise hanımların ve erkeklerin kullanımı için farklı zaman dilimleri belirlenmişti. Tüm bu hizmetler ücretsiz olup karşılığında sadece bahşiş verilirdi.Sirklere, tiyatrolara ve amfitiyatrolara giriş ise ücretli olup sadece bayramlarda halk ücretsiz bir şekilde girebiliyordu.Romalılar ihtişamlı gösterilerden, -suyla doldurulan amfitiyatrolarda veya sirklerde gösterileri yapılan- egzotik hayvanlardan, “Naumachia” adı verilen savaş gemilerinden çok hoşlanıyorlardı. Romalıların en çok değer verdikleri oyunlardan biri de gladyatörlerin karşılaşmalarıydı. Bunlarda Etrüsk Gizemlerindeki model takip edilerek Rethralılar veya Trakyalılar gibi belirli özelliklere sahip erkekler karşılaşırdı. Bu karşılaşmalarda taraflardan birisinin ölmesi az rastlanır bir şey değildi. Ancak bu durum Roma halkının duygularını, günümüzde İspanya ve Latin Amerika ülkelerinde yapılan boğa güreşlerinde hayvanın acısı ve ölmesi karşısında halkın incinmesinden daha fazla etkilemiyor gibi gözükmektedir… Kolektif psikolojinin gizemleri!Roma dünyasında resmen tanınan bütün dini kültlere özgürlük tanınmıştı. İmparatorun kendisinin en büyük başrahibi olduğu resmi dinin dışında, Augustus döneminde bunlardan toplam üç yüz adet bulunuyordu. Sonraki yüzyıllarda o kadar çok konuşulan zulümler inanç değil, kamu düzeni ile ilgili sebeplerden dolayı gerçekleştirilmekteydi. Örneğin İmparatorluk’ta günümüz iletişim araçları olmadığından, halkın imparatorun yüzünü tanımasının tek yolu meydanlara büstünün yerleştirilmesidir. Bu olay Yahudiler ve onlardan ortaya çıkan tarikatlarca kutsala saygısızlık olarak kabul edilmekteydi. Günümüzde çocukça bir şey olarak kabul edilecek bu durum, bir ayaklanmaya ve Titus’un kuşatması altında Kudüs’ün yakılıp yıkılmasına sebep olmuştur. Romalıların yemekleri çok bol olmazdı. Çok özel durumlarda resmi veya özel saraylarda harika ziyafetler olurdu. Ancak normalde günde üç kere yemek yenirdi ve en çok yemek akşamleyin olurdu. Akşamdan kalanlarla da sabah kahvaltısı hazırlanırdı. Bugün Akdeniz kıyısındaki ülkelerde de olduğu gibi oldukça geç yenen öğle yemeğinin temel gıdaları meyve, sebze, hafif etler idi. Hindistan’da şekerkamışı çok yetişmesine ve Roma’nın Doğu ile ticari ilişkileri olmasına rağmen şeker kullanılmazdı. Bunun yerine bol miktarda bal tüketilirdi. Ballı su, meyve suları, bal likörü ve Gallerle bağlantıları olmuş olanlar da bira içerlerdi.Yemek için “triclinium” adı verilen geniş bir tür divan kullanılırdı. Bunların her birinde üç kişi dirseklerine dayanarak yan pozisyonda yaslanmış bir şekilde yemek yiyebilirdi. Hizmetkârların geçebilmesi için arada bir boşluk bırakılarak bu kanapelerden üçü bir araya getirilir ve ortaya alçak bir masa yerleştirilirdi. Günümüzdekilere çok benzer kaşık, çatal ve bıçaklar kullanırlardı. Aynı şey tabak ve servis tabakları için de geçerliydi. İyi bir şekilde döşenmiş evlerde mutfaklar XIX. yy’da Avrupa’da kullanılanlara çok benzerdi ve temel olarak da odun veya bitkisel kömür yakılan “ekonomik” bir ocak bulunurdu. Kap kaçak da geçtiğimiz yüzyılınkilerin (XIX.) aynısı veya benzeriydi. Bunlarda bazı tuhaflıklar da vardı; örneğin yumurta kızartmak için kullanılan tavalarda yumurtaları ayrı tutmaya yarayan çukurluklar vardı.Cam pahalıydı. Bundan dolayı normal yemeklerde nadiren kullanılırdı. Ama birkaç sene önceye kadar inanılanın aksine pencerelerde kullanılıyordu. Ancak artık bu levhaların ne kadar şeffaf olduklarını bilmek mümkün değildir.Evlilik hem sivil hem de dini idi. Kadın kocasının evine gider ve orayı benimserdi. İki taraf da istiyorsa veya kanıtlanmış ahlaksızlık durumlarında boşanma mümkündü.Galyalılar dışında Avrupa nüfusu az olduğundan bekârlar için vergiler daha yüksekti. Üç kıtaya yayılmış İmparatorluk’ta nüfus sayımlarında yüz milyondan fazla insan çıkmamıştı. Ordu profesyonellerden ve amatörlerden oluşsa da gerektiğinde kişiler zorunlu olarak da askere alınırlardı. İmparatorluk’ta barış zamanlarında ordudaki asker sayısı 330.000’i aşmazdı, ama disiplin ve ekipmanlarıyla dönemlerinin en iyileriydiler. Mancınık ve yaylı mancınık gibi top türü silahlar XV. yy’ın sonlarına kadar kullanılmıştır. “On İki Levha Kanunları” Roma Hukuku’nun temelini oluşturmaktaydı. MÖ 450 yılında bronz levhalara kazınmış bu kanunlar herkesin görebileceği şekilde sergilenirdi. Uyarlamalarıyla bu Roma Hukuku günümüzdeki uygulamaların belkemiğini oluşturmaktadır.Yerel dillerin dışında İmparatorluğun tüm idari bölümü Latince konuşurdu. Yerel madeni paraların üzerinde İmparatorluk parası öncelik taşırdı. Daha sonradan çok defalar hayali kurulmuş ve denenmiş böyle bir birleşme hiçbir zaman sağlanamamıştır.    KIRSAL ALANO kadar mükemmel bir yol ağı ile kaplıydı ki, Fransa’da son zamanlarda yapılmış bir araştırmayla günümüz yollarının hemen hepsinin eski Roma yolları üzerine yapılmış olduğu ortaya çıkarılmıştır. Çoğu günümüze kadar gelmiş olan yollar tercihan düzdü ve dağlardan tüneller, vadi ve nehirlerden de hâlâ bizleri şaşırtan harika köprüler aracılığıyla geçerdi. Bu şekilde mesaj taşıyan bir kişi at sırtında, mesajı elden ele aktararak Roma’dan Paris’e (Lutetia) on günde ulaştırabiliyordu. Yollar süvari ve piyade birlikleri için çok yararlı olsa da özel ve resmi arabalar için de bu yollar kullanılabiliyordu. Almanya Köln Müzesi’nde harika bir röprodüksiyonda, tuvalet ve yatakları olan günümüz otobüslerine benzeyen at arabaları da bulunmaktaydı. Bu araçlarda, deriden yaylarla harika bir süspansiyon sağlanıyordu ve tekerlekler mil yatağından geçen bir mile monte edilmişti. Bu buluş ileri teknoloji ürünü olan versiyonunu desteklemiştir. Başakları kesip harman yapan, bir eşeğin çektiği, tek kişi tarafından kontrol edilen mekanik harman makineleri de aynı kökene aittir. Basit ve güçlü diğer makineler ise zeytinden yağ, buğdaydan un elde etmek için kullanılırdı. Bu kadar iyi bir teknolojiye, organizasyona, yönetime ve işgücüne sahip; demiryolu sistemini, emmebasma tulumbayı, buhar kazanını, vitesi ve gerekli diğer mekanizmaları bilen Romalıların neden lokomotif, gemi ve araba üretemediklerini birçok uzman kendine sormuştur. Çünkü bunların ortaya çıktığı XVIII. yy’da daha üstün bir teknoloji bulunmamaktaydı. Bu soruyu yanıtlamak zordur. Gerçekten cevabı bilmiyoruz. Ancak neden, psikolojik bir tutum, dünyanın ekonomik açıdan gelişmemiş, “toprağı zehirlememek için metal saban kullanılmayan” bazı yerlerinde hâlâ görülen içgüdüsel bir makine korkusu gibi gözükmektedir. Kırsal bölgede ekim yapıldığında toprak iyi bir şekilde sulanır ve bakımı yapılırdı. Büyük villalar gerçek ticaret merkezleri barındırırdı. Bunlardan bazılarının kendi liman ve filoları da olurdu. Çok miktarda küçük köylü evi de bulunurdu. Roma dünyasında sefaletin sadece büyük şehirlerin işsiz artan nüfusun biriktiği bazı varoşlarında bulunduğunu da belirtmek gerekir. Kırsal alanda böyle bir şey yoktu.Genel olarak Avrupa ve Kuzey Afrika günümüzde tanınamayacak şekilde ağaçlarla kaplıydı. Su ve hava kirlenmemiş durumda idi. Ve Pax Augusta’dan (Roma Barışı) sonra yollar güvenli ve hiçbir yolcuyu dışarıda yatmak zorunda bırakmayacak şekilde ayarlanmıştı. Gizemlerin saklı tapınakları ve Kutsal Mağaralar ve Tanrılara adanmış küçük ormanlar, her şeye dini bir nefes veriyordu. Bu, büyük şehirlerde gösteriş meraklısı resmi kültlerin ve çoğu sofist olan, ruhlara şüphe, zekâlara tereddütü eken filozofların elinde artık ortadan kaybolmuş durumdaydı.Bu çalışmayı Roma İmparatorluğu’nu düşüşe götüren nedenlere değinmeden bitiremeyiz.Yayıldıkça Roma Kültürü ve İmparatorluğu bazıları pozitif, diğerleri ise negatif olan unsurlarla karışmıştır. Roma’nın yaratıcılıktan yoksun olduğu ve her şeyi Yunanlılara borçlu olduğu gerçek değildir. Roma toplumsal alanla yönlendirilmiş olan kendi yaratıcılığına sahipti. Önceden az sayıda insanın sahip olduğu şeyi milyonlarca insana ulaştırmıştır. Bunun yanı sıra en son arkeolojik araştırmalar Etrüsk Uygarlığı’nın, Samnitlerin ve diğer halkların Roma’nın kökenlerine ne kadar etkide bulunduğunu da kanıtlamıştır.“Pozitif” veya “negatif” unsurlardan söz ederken ahlaki bir yargıya varmıyoruz. Yaptığımız değerlendirmenin kriteri bu unsurların İmparatorluk’un birliği açısından yararlı ya da zararlı olmasıdır. Bu birlik her zaman hassas bir durumdaydı ve Cumhuriyet dönemindeki ve hatta İmparatorluk dönemindeki iç savaşlar tinsel, ahlaki ve maddi zenginlikleri zayıflatmıştır.  Barbar halklar, onlarla yapılan antlaşmaların bir sonucu olarak direkt bir şekilde Yeni Taş Çağı’ndan Demir Çağı’na geçmişlerdir. Bunun sonucu olarak da Roma azar azar kendine has tüm özelliklerini kaybetmiştir. Dinsel eklektisizmleri (belirli bir açıdan da kayıtsızlıkları) onlar için ölümcül olmuş ve haksız bir şekilde “Dönek” olarak adlandırılan Julian ile Roma’nın tarihi dönemi sona ermiştir. Artık “barbarlar” sınırların dışında değil; politik, toplumsal ve dini sistemlerin içinde yer almaktaydılar. İmparatorluk ikiye ayrılır ve Ortaçağ adı verilen dönem gelir. O zamanlar Konstantinopolis olarak adlandırılan Bizans’ta, Haçlılar tarafından aşağı yukarı 1000 yılında yıkılıp yağmalanana kadar -özellikle de IV. Haçlı Seferi’nde- antik Roma’nın izleri bulunmaktaydı. Böylece, görkemli duvarların arkasındaki yıkıntılar halindeki şehir, Orta Avrupa ile işbirliği yaparak onu XV. yy’da almış ve Ortaçağ’a son vermiş olan Türklere kalmıştır.I. yy’ın hoş ve “modern” yaşamı -devirlerin yenilenmesi açısından kuşkusuz kaçınılmaz unsurlar olan- şiddet ve basitlik içinde ortadan kaybolmuştur. Toprakların, havanın ve insanların tekrar saf olmaları için Uygarlığımızın da sonunun gelmesi olasıdır. Bunun, ne bin yıllardan beri çok sayıda şarlatanın vaazını verdiği sözde kutsal lanetlerle, ne dünyanın sonuyla bir ilgisi bulunmaktadır. Bunun, günün ardından gecenin, gecenin ardından diğer bir günün gelmesini, kışların ve yazların vb olmasını sağlayan doğal devirler yasası ile ilgisi vardır.Ve kuşkusuz, filozof gözlerini kapayıp güzelliğin deforme olmadığı, gençliğin yerini yaşlılığa bırakmadığı, Augustus’un Ara Pacis’inde (Barış Sunağı) dediği gibi “çaylak kuşunun güvercini kovalamadığı” bir dünyayı düşler.Bu dünya, bu bilinç planında var olmayacaktır… Burada imkânsızdır… Ama imkânsızların, Ruh için gerçek olan kutsal yalanların hayalini kurmak her zaman iyi ve gereklidir… Ta ki Ruh yükselip kum taneli zamanın ötesinde başka ebedi gerçeklerin dünyasına yerleşene kadar…

İspanyolca’dan çeviren: Mehmet İLGÜREL

 

Filozof Jorge Angel LİVRAGA’nın Türkçede yayınlanan eserleri arasında “Atlantis’in Son Prensi Ankor” (Roman), “Simyacı, Özgürlüğü Öldüren Engizisyon”(Roman), “Elemental Doğa Ruhları”(Ezoterik Gelenekler), “Teb” (Tarihsel Eleştiri) bulunmaktadır.

OKUDA GERÇEKLERİ GÖRR!... BEN ÖZÜR DİLEMİYORUM



+

 





























Bu yazıyı arkadaşlarınıza ulaştırmıyorsanız yatacak yeriniz yoktur.


BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk...)

Birinci Dünya Savaşı'nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır'ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan
Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi.

Kampın tam adı, 'Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen'in 48. Alayı'na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920'ye kadar
iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise
Ermeniler idi...

Kamptaki, Türkçe bilen
Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler'in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı... Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde
krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı...

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz
kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar...

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması...




ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK. Bu nasıl bir vahşet..15.000 askerimizi kör ettiler..Yazıklar olsun yapana yazıklar olsun bu olayın peşine düşmeyenlere…O gün haklarını aramadınız peki şimdi size engel olan kim..?ŞEHİTLERİMİZE SAYGINIZ VARSA 3 dakikanızı almaz bu yazıyı arkadaşlarınıza göndermek.

   


Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine geçin. Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın.

Yeni nesil Windows Live Services'ı ücretsiz edinin. Buraya tıkla!

Windows Live™ Photos ile fotoğraflarınızı kolayca paylaşımı. Sürükle bırak

Windows Live Messenger'ın için ücretsiz güncelleştirme! Buraya tıkla!

Windows Live Messenger'ın için ücretsiz güncelleştirme! Buraya tıkla!

Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine geçin. Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın.

Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine geçin. Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın.

Windows Live™ Photos ile fotoğraflarınızı kolayca paylaşımı. Sürükle bırak

Yeni nesil Windows Live Services'ı ücretsiz edinin. Buraya tıkla!

Get news, entertainment and everything you care about at Live.com. Check it out!

Windows Live™ Photos ile fotoğraflarınızı kolayca paylaşımı. Sürükle bırak

Windows Live Messenger'ın için ücretsiz güncelleştirme! Buraya tıkla!

Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın. Sadece e-posta iletilerinden daha fazlası

Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine geçin. Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın.

Windows Live™ Photos ile fotoğraflarınızı kolayca paylaşımı. Sürükle bırak

Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine geçin. Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın.
\n'));" frameBorder=0 width=160 scrolling=no height=600>


























Bu yazıyı arkadaşlarınıza ulaştırmıyorsanız yatacak yeriniz yoktur.


BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk...)

Birinci Dünya Savaşı'nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır'ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan
Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi.

Kampın tam adı, 'Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen'in 48. Alayı'na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920'ye kadar
iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise
Ermeniler idi...

Kamptaki, Türkçe bilen
Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler'in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı... Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde
krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı...

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz
kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar...

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması...




ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK. Bu nasıl bir vahşet..15.000 askerimizi kör ettiler..Yazıklar olsun yapana yazıklar olsun bu olayın peşine düşmeyenlere…O gün haklarını aramadınız peki şimdi size engel olan kim..?ŞEHİTLERİMİZE SAYGINIZ VARSA 3 dakikanızı almaz bu yazıyı arkadaşlarınıza göndermek.

   


Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine

Windows
\n'));" frameBorder=0 width=160 scrolling=no height=600>

MEDİNE-İ MÜNEVVERE'DEN GELEN VASİYETNAME ...... NOT: OKUYUN

MEDİNE-İ MÜNEVVERE'DEN GELEN VASİYETNAME

saat: 11:46 AM
MEDİNE-İ MÜNEVVERE'DEN GELEN BU VASİYETNAMEYİ
OKUYUNUZ VE OKUTUNUZ.!!!!!!

BİSMİLLAHİRRAHMANIRRAHİM

Medine-i Münevvere'de Türbe-i Şerif Hatibi Şeyh Ahmet Diyorki:
'Vallahülazim bu vasiyetnamede zerre kadar yalan yoktur.

'Bir cuma gecesi namazımı eda edip uyumaya varmıştım. Harem-i Şerif tarafindan;

'Ya Şeyh Ahmet' diye bana bir nida geldi.

'Lebbeyk Ya Rasullallah' deyip Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şahsını
gördüm. Rasullallah (s.a.v.) efendimiz şöyle devam etti:

Ya Şeyh Ahmet!... Allah-ü Teala huzurunda yüzüm kalmadi. Sana haber
veriyorum ki, geçen cumadan bu cumaya 16000 kişi öldü. İçlerinden bir
tek Müslüman çıkmadı. Gelenlerin amel defterlerini kara ve sol elinde
gördüm.
Ya Şeyh Ahmet!... Evvela ana ve babalarına asi oldular ve zekatlarını
men ettiler. Hacı olup haram yemeyi adet ettiler. Herkes nefsinden
baksa birşey düşünmedi. Yüzlerinde haya kalmadı. Dünya malı ile nasip
olan tartılarına hıyanet etmeyi adet ettiler.

Ya Şeyh Ahmet!... Benim ümmetlerime haber eyle 'Yaptıkları günahlardan
tevbe ve istiğfar etsinler, namaz kılsınlar, zekat vermesini adet
etsinler.'

Ya Şeyh Ahmet!... Ümmetlerime haber eyle, 'Kıyamet alametleri zuhur
ediyor. Hak Teala'ya asi olmasınlar. Çok yakın bir zamanda, 3 gece
güneş tutulacak. 3 günden sonra mağribten doğup, maşrıka batacak.
Kuran-ı Kerim insanların gözüne gözükmeyecektir. Ümmetime söyle
günahlarına tövbe etsinler. Yakın bir zamanda İsa (a.s.)'nın inmesi
zuhur edecek.'

Ya Şeyh Ahmet!... Ümmetlerime haber eyle, 'Kudret kalemiyle her kim bu
vasiyetnameyi bir köyden bir köye, bir kazadan bir kazaya, bir ilden
bir ile, bir devletten bir devlete gönderirse Huzur-u Mahşerde
günahları affedilir. Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.)'yı Şahsı ile
görmüş olur.

Kim vasiyetnameyi işitipte yazmazsa, bir köye veya bir başka yere
göndermezse, yüzü kara ola.'

Türbe-i Şerif'in Hatibi Şeyh Ahmet 3 defa yemin edip, 'Vallahülazim bu
vasiyetnamede yanlış bir bilgi verirsem, bu dünyadan öbür dünyaya
imansız gideyim' dedi. 15 günde Medine-i Münevvere'de yazılmış olup
'TÜM MÜSLÜMANLARA' gönderilmistir

Aten Before and After Akhenaten

The mythology of the Aten, the radiant disk of the sun, is not only unique in Egyptian history, but is also one of the most complex and controversial aspects of Ancient Egypt. 

The ancient Egyptian term for the disk of the sun was Aten, which is first evidenced during the Middle Kingdom, though of course solar worship begins much earlier in Egyptian history. It should be noted however that this term initially could be applied to any disk, including even the surface of a mirror or the moon. The term was used in the Coffin Texts to denote the sun disk, but in the 'Story of Sinuhe' dating from the Middle Kingdom, the word is used with the determinative for god (Papyrus Berlin 10499).  In that story, Amenemhat I is described as soaring into the sky and uniting with Aten his creator. 

Text written during the New Kingdom's 18th Dynasty frequently use the term to mean "throne" or "place" of the sun god. The word Aten was written using the hieroglyphic sign for "god" because the Egyptians tended to personify certain expressions. Eventually, the Aten was conceived as a direct manifestation of the sun god.

Though the Aten became particularly important during the New Kingdom reigns of Tuthmosis IV and Amenhotep III, mostly sole credit for the actual origin of the deity Aten must be credited to Amenhotep IV (Akhenaten). Even at the beginning of the New Kingdom, it's founder,  Ahmose, is flattered on a stela by being likened to "Aten when he shines". His successor, Amenhotep I, becomes in death "united with Aten, coalescing with the one from whom he had come". Tuthmosis I was portrayed in his temple at Tombos in Nubia wearing the sun disk and followed by the hieroglyphic sign for 'god'. Hatshepsut used the term on her standing obelisk in the temple of Karnak to denote the astronomical concept of the disk, though it was actually during the reign of Amenhotep II that the earliest iconography of Aten appears on a monument at Giza as a winged sun disk (though this was a manifestation of Re) with outstretched arms grasping the cartouche of the pharaoh. 

Later, Tuthmosis IV issues a commemorative scarab on which the Aten functions as a god of war (a role usually reserved for Amun) protecting the pharaoh. Amenhotep III seems to have actively encouraged the worship of Aten, stressing solar worship in many of his extensive building works. In fact, one of that king's epithets was Tjekhen-Aten, or 'radiance of Aten', a term which was also used in several other contexts during his reign. During the reign of Amenhotep III, there is evidence for a priesthood of Aten at Heliopolis, which was the traditional center for the worship of the sun god Re, and he also incorporated references to the Aten in the names he gave to his palace at Malkata (known as 'splendor of Aten'), a division of his army and even to a pleasure boat called 'Aten glitters'. Also, several officials of his reign bore titles connecting them with the Aten cult, such as Hatiay, who was 'scribe of the two granaries of the Temple of Aten in Memphis. and a certain Ramose (not the vizier) who was 'steward of the mansion of the Aten'. The latter was even depicted with his wife going to view the sun disk. 

Prior to Amenhotep IV, the sun disk could be a symbol in which major gods appear and so we find such phrases as "Atum who is in his disk ('aten'). However, from there it is only a small leap for the disk itself to become a god.

A Statue of Akhenaten now in the Egyptian MuseumIt was Amenhotep IV who first initiated the appearance of the true god, Aten, by formulating a didactic name for him. Hence, in the early years of Amenhotep IV's reign, the sun god Re-Horakhty, traditionally depicted with a hawk's head, became identical to Aten, who was now worshipped as a god, rather than as an object associated with the sun god. Hence, prior to Akhenaten, we speak of The Aten, while afterwards it is the god Aten. Initially, Aten's relationship with other gods was very complex and it should even be mentioned that some Egyptologists have suggested that Amenhotep IV may have equated Aten to his own father, Amenhotep III. Others have suggested that, rather than true monotheism, the cult of Aten was a form of henotheism, in which one god was effectively elevated above many others, though this certainly does not seem to be the case later during the Amarna period

To honor his new god, Amenhotep IV constructed an enormous temple east of the Great Temple of Amun at Karnak during the third year of his reign. The temple included pillared courts with striking colossal statues of the king and at least three sanctuaries, one of which was called the Hwt-benben ('mansion of the Benben'). This emphasized the relationship between Aten and the sun cult of Heliopolis. The Benben symbolized the primeval mound on which the sun god emerged from Nun to create the universe. One section of the temple appears to have been the domain of Nefertiti, Amenhotep IV's principal wife and in one scene, she is pictured together Nefertiti offers the early form of the Aten's cartouches to the divine sun disk with two daughters, but excluding her husband, worshipping below the sun disk. 

Artistically, this temple at Karnak was even decorated in a novel "expressionistic" style that broke with previous tradition and  would soon influence the representation of all figures. Perhaps nowhere is this artistic style more evident then in the tomb Amenhotep IV's vizier, Ramose. Most of the tomb's decoration consists of fine low reliefs carved during the last years of Amenhotep III reign in a congenital Theban style, but on the rear wall of the pillared tomb is a mixture of traditional design and the startling developments in art made by Akhenaten. This new artistic style was to usher in to Egypt considerable religious upheaval.

Amenhotep IV, who would change his name to Akhenaten to reflect Aten's importance, first replaced the state god Amun with his newly interpreted god. The hawk-headed figure of Re-Horakhty-Aten was then abandoned in favor of the iconography of the solar disk, which was now depicted as an orb with a uraeus at its base  emitting rays that ended in human hands either left open or holding ankh signs that gave "life" to the nose of both the king and the Great Royal Wife, Nefertiti. It should however be noted that this iconography actually predates Amenhotep IV with some examples from the reign of Amenhotep II, though now it became the sole manner in which Aten was depicted. 

Akhenaten in an exaggerated formNefertiti in a form less attractive then her Berlin Bust
Left: Akhenaten in an exaggerated form; Right: Nefertiti in a form less attractive then her Berlin Bust
Both are receiving "life" from the Aten

Aten was now considered the sole, ruling deity and thus received a royal titulary, inscribed like royal names in two oval cartouches. As such, Aten now celebrated its own royal jubilees (Sed-festivals). Thus, the ideology of kingship and the realm of religious cult were blurred. 

The Aten's didactic name became "the living One, Re-Harakhty who rejoices on the horizon, in his name (identity) which is Illumination ('Shu, god of the space between earth and sky and of the light that fills that space') which is from the solar orb."

This designation changes everything theologically in Egypt. The traditions Egyptians had adopted since the earliest times no longer applied. According to Akhenaten, Re and the sun gods Khepri, Horakhty and Atum could no longer be accepted as manifestations of the sun. The concept of the new god was not so much the sun disk, but rather the life giving illumination of the sun. To make this distinction, his name would be more correctly pronounced, "Yati(n)".

Aten was now the king of kings, needing no goddess as a companion and having no enemies who could threaten him. In effect, this worship of Aten was not a sudden innovation on the part of one king, but the climax of a religious quest among Egyptians for a benign god limitless in power and manifest in all countries and natural phenomena. 

After Aten ascended to the top of the pantheon, most of the old gods retained their positions at first, though that would soon change as well. Gods of the dead such as Osiris and Soker were several of the first to vanish from the Egyptian religious front. 

In fact, step by step, Amenhotep IV perused his new found religious reformation in what Egyptologists have more and more seen as a rational plan. In year six of his reign, Amenhotep IV became weary of Thebes and the old powerful Amun priesthood, and thus founded a new capital city in the desert valley area we now call el-Amarna (ancient Akhetaten) somewhat north of the old capital in Middle Egypt. Amenhotep IV mentions on two stelae that the priests were saying more evil things about him than they did about his father and grandfather, so from this we learn that there must have been a conflict that dated back at least to the reign of Tuthmosis IV. Luckily for the king, however, the priesthood was apparently not strong enough to curb a pharaoh's inclinations at this point in time. 

There, in his new capital of Akhetaten ('horizon of Aten'), Aten could be worshipped without any consideration of other deities. Thus he built both a Great Aten temple in the city as well as a smaller royal temple that could have likely also been his mortuary temple. Both were unique, having a novel architectural plan emphasizing open access to the sun rather than the traditional darkness of Egyptian shrines. Outside of Akhetaten, there appears to have also been temples dedicated to Aten at Memphis, at Sesebi in Nubia, and perhaps elsewhere during at least part of Akhenaten's reign. 

Around the time Akhetaten was founded, Amenhotep IV changed his own royal titulary to reflect the Aten's reign, but perhaps more remarkably, he actually changed his own birth name from Amenhotep, which may be translated as "Amun is content", to Akhenaten, meaning "he who is beneficial to the Aten" or "illuminated manifestation of Aten". Afterwards, the king proceeded to emphasize Aten's singular nature above all other gods through excessively preferential treatment. Ultimately, he suppressed all other deities. However, it is interesting that Akhenaten retained in his new titulary all references to the sun god Re. In his prenomen there is 'Neferkheprure' (Beautiful are the manifestations of Re) and 'Waenre' (Sole one of Re). George Hart in his Dictionary of Egyptian Gods and Goddess tells us that Aten was:

"..really the god Re absorbed under the iconography of the sun disk. The eminence of Aten is a renewal of the kingship of Re as it had been during its apogee over a thousand years earlier under the monarchs of the 5th Dynasty."

However, it is really doubtful that such a simple statement can be made, for in reality, Aten took on many characteristics alien to Re. Re did not function in a vacuum of gods and goddesses. Yet there remained cloudy associations with Re even as Akhenaten moved into his new capital. There, accommodations were made for the burial of a Mnevisl, which was the sacred bull of Re. Furthermore, the king's last two daughters were named Nefernefrure and Setepenre, both incorporating Re into their names. 

Tutankhamun was also depicted in the rays of the Aten, with somewhat similar artistic style to his probably father, AkhenatenBut indeed, Akhenaten's new creed could be summed up by the formula, "There is no god but Aten, and Akhenaten is his prophet". The hymn known as the "Sun Hymn of Akhetaten" offers some theological insight into this newly evolved god. We find this hymn, which may have been composed by the king himself, in the tomb of the courtier Ay, who later succeeded King Tutankhamun. Scholars have noted a similarity between the hymn and Biblical Psalm 104, although the distinct parallels between the two are usually interpreted simply as indications of the common literary heritage of Egypt and Israel. 

Inscribed in thirteen long lines, the essential part of the poem is a hymn of praise for Aten as the creator and preserver of the world. Within it, there are no allusions to traditional mythical concepts, since the names of other gods are absent. In this hymn, no longer are night and death the realm of gods such as Osiris and various other deities, as in traditional Egyptian religion, but are rather briefly dealt with as the absence of Aten. Hence, it should be noted that, unlike other supreme gods of Egypt, Aten did not always absorb the attributes of other gods. His nature was entirely different.  

The hymn abounds with descriptions of nature and with the position of the king in the new religion. Irregardless of the existence of a priesthood devoted to Aten, only to Akhenaten had the god revealed itself, and only the king could know the demands and commandments of Aten, a god who remained distant and incomprehensible to the general populace. In fact, the priesthood may not have served so much Aten as they did Akhenaten. The high priest of the Aten was actually called the priest of Akhenaten, indicating not only the elevated position of the king in this theology, but also the effective barrier that he formed between even his priests and the god Aten. 

Akhenaten, Nefertiti and several children enjoying the glory of AtenHowever, while the hymn seems to provide exclusive rights to the Aten only to the king, his family appears to have been included within this inner circle. The new myths of the religion were filled with the ruler's family history and it is not surprising that the faithful of the Amarna period prayed in front of private cult stelae that depicted the royal "holy" family. 

Yet, Aten was not a god of the people during the reign of Akhenaten. Far from it, in fact, considering that Egyptian religion had become more democratized around the god, Osiris. Aten had to be forced on the Egyptian people, and outside of Akhetaten (and really even there) and the official state religion, Aten never replaced all the traditional Egyptian gods.  In effect, among the common Egyptians, if anything, the situation created a religious vacuum which was unstable from the beginning. And while it is clear that the elite of Akhetaten certainly paid respect to Aten, there is no real evidence for personal individual worship of the god on the part of the ordinary Egyptians whose only access to the god was through the medium of the king. On the contrary, at even the workers village in eastern Amarna, there has been unearthed numerous amulets of traditional gods, as well as some small private chapels probably dedicated to ancestor worship but showing no traces of the official religion. 

Around the ninth year of of Akhenaten's reign, the name of the god Aten was once more changed. Now, all mention of Horakhty and Shu disappeared. Horakhty was replaced by the phrase, "Ruler of the Horizon". No longer was the hawk form of the god acceptable and this image was definitively replaced with new iconography and a purer form of monotheism was introduced. Now, Aten became "the Living One, Sun, Ruler of the Horizon, who rejoices on the horizon in his name, which is Sunlight, which comes from the disk". 

Left: The early form of the Aten's cartouches incorporating other forms of the sun god; Right: The later, more restricted form of the Aten's twin royal cartouches
Left: The early form of the Aten's cartouches incorporating other forms of the sun god
Right: The later, more restricted form of the Aten's twin royal cartouches

Akhenaten's new religion, which inaugurated theocracy and systematic monotheism, manifest itself with two central themes surrounding light and the king. It was probably after the god's final name change that Akhenaten ordered the closure of the temples dedicated to all other gods in Egypt. Not only were these temples closed, but in order to extinguish the memory of these gods as much as possible, a veritable persecution took place. Literal armies of stonemasons were sent out all over the land and even into Nubia, above all else, to hack away the image and name of the god Amun

However, even the plural form of the word god was avoided, and so other gods were persecuted as well. Yet by this time, the Amarna period had already reached the beginning of its end. Soon after the death of Akhenaten, his capital was dismantled, as was his religion. Aten was removed from the Egyptian pantheon, and Akhenaten as well as his family and religion, were now the focus of prosecution. Their monuments were destroyed, together with related inscriptions and images. While the Aten did continue to be worshipped for some period after Akhenaten's death, the god soon fell into obscurity. 

See also

References:

Title Author Date Publisher Reference Number
Akhenaten: King of Egypt Aldred, Cyril 1988 Thames and Hudson Ltd ISBN 0-500-27621-8
Amarna Letters Forbes, Dennis C. 1991 KMT Communications ISBN 1-879388-03-0
Ancient Gods Speak, The: A Guide to Egyptian Religion Redford, Donald B. 2002 Oxford University Press ISBN 0-19-515401-0
Art and History of Egypt Carpiceci, Alberto Carlo 2001 Bonechi ISBN 88-8029-086-x
Chronicle of the Pharaohs (The Reign-By-Reign Record of the Rulers and Dynasties of Ancient Egypt) Clayton, Peter A. 1994 Thames and Hudson Ltd ISBN 0-500-05074-0
Complete Gods and Goddesses of Ancient Egypt, The Wilkinson, Richard H. 2003 Thames & Hudson, LTD ISBN 0-500-05120-8
Conceptions of God in Ancient Egypt: The One and the Many Hornung, Erik 1971 Cornell University Press ISBN 0-8014-8384-0
Dictionary of Ancient Egypt, The Shaw, Ian; Nicholson, Paul 1995 Harry N. Abrams, Inc., Publishers ISBN 0-8109-3225-3
Dictionary of Egyptian Gods and Goddesses, A Hart, George 1986 Routledge ISBN 0-415-05909-7
Egyptian Religion Morenz, Siegfried 1973 Cornell University Press ISBN 0-8014-8029-9
Egyptian Treasures from the Egyptian Museum in Cairo Tiradritti, Francesco, Editor 1999 Harry N. Abrams, Inc. ISBN 0-8109-3276-8
Oxford History of Ancient Egypt, The Shaw, Ian 2000 Oxford University Press ISBN 0-19-815034-2
Thebes in Egypt: A Guide to the Tombs and Temples of Ancient Luxor Strudwick, Nigel & Helen 1999 Cornell University Press ISBN 0 8014 8616 5
Tutankhamun (His Tomb and Its Treasures) Edwards, I. E. S. 1977 Metropolitan Museum of Art; Alfred A. Knopf, Inc. ISBN 0-394-41170-6

Archives

16 NO'LU DEFTERDEKİ ATATÜRK'E AİT 1'İNCİ MAARİF KONGRESİ AÇIŞ NUTKUNUN MÜSVEDDESİ

 Ankara:Harbi Umumi'nin memleketimize tecih ettiği mağlubiyeti vesile ittihaz ederek,milletimizi imha etmek isteyenlere karşı vukua gelen galeyan-ı milliyeye muazzam bir sahne oldu. ^'Harb-i Umumi memleketimize bir mağlubiyet tevcih etti.
Düşmanlarımız bunu  vesile ittihaz ederek milletimizi imha etmek istediler.Buna karşı vukua gelen galeyan-ı milliye(Ankara) muazzam sahne oldu.'(Yazısı eklenmiştir.Devamında ise):Bizi yaşatmak istemeyenlere karşı yaşamak hakkımızı müdafa etmek  üzere toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi  Ankara'da in'ikat eyledi
Bugün O,Ankara,Milli Türkiye'nin^^Milli Maarifini^^bünye-i devletde vücuda getirdiği yaraları tedavi için masruf olacak himmetlerin en büyüğü hiç şüphesiz  irfan yolunda ibzal etmemiz lazımdır.
 Gerçi bugün maddi ve manevimenba-ı kuvvamızı,hudud-ı miliyetimiz dahilindeki  memleketlerimiz  de   müstevli bulunan düşmanlara karşı istimal etmek mecburiyetindeyiz.
Ve bu sebeple irfan-ı  memleket için tahsis edilebilen şey,müstakbel marifimize ma'bihil istinad olarak bir temel kurmaya kafi değildir.
Ancak vasi ve kafi  şeriat vevesaite malik oluncaya kadar geceçek eyyam-ı cidalde dahi kemal-i dikkat ve itinaile işlenip,çizilmiş bir^^milli terbiye programı^ vücuda getirmeye mevcut maarif teşkilatımızı bu günden müsmir bir faaliyetle çalıştıracak esasları ihzar etmeye hasr-ı mesai  eylemeliyiz.
Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin  milletimizin tarih-i tedenmiyatında en mühim bir amil kanaatindeyim.
Onun için bir^^milli terbiye^^ programından bahşederken,eski devrin hurafatından e evsaf-ı fıtrımızla hiç de münasebeti olmnayan yabancı fikirlerden tamamen uzak seviyye-i milliye ve tarihimiyizle mütenasıp bir(CULTURE) kast ediyorum.
Çünkü dehay-ı millimizin inkişaf-ı temini,ancak böyle bir( CULTURE)  ile temin olunabilir.
Laletlayin bir ecnebi cultüre şimdiye kadar takip olunan yabancı culturelerin muhrik neticelerini tekrar ettirebilir .(Haraset-i fikriye) zeminle mütenasiptir.o zemin milletin seviyesidir.
Çoculklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa,hakkı ve birliği ile taarruz eden bilumum yabancı anasırla mücadele lüzumu ve efkar-ı milliyeyi,kemal-i istiğrak ile her mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakarane  müdafaa zarureti telkin edilmelidir.
Yeni neslin bütün kuvva-ıruhiyesine bu evsaf ve kabiliyetin zerki mühimdir.
 Daimi ve müthiş bir cidal şeklinde tebarüz   eden hayat-ı akvamın felsefesi ,müstakil ve mesut kalmak isteyen her  millet için bu evsafı,kemal-i şiddetle  talep etmektedir.
Teferrüatı tamamen erbab-ı ihtisassına bırakmak istediğimi bu mesele hakkındaki umumi nokat-ı  nazarıyi ikmalen ifade için, yeni neslin teçhiz edilebileceği o evsaf-ı maneviye meyanında kuvetli biraşk-ı fazilet ve kuvetli bir fikir intizam ve inzibattanda  bahs etmek zaruretindeyim.
İşte efendiler biz bu  kongreden ylanız,çizilmiş eski yollarda alelade yürümenin arzı hakkında müdavele-i efkar etmeyi değil, belki serd ettiğim şeraiti hiaz yeni bir saraat ve marifet yolu  bulup  millete göstermek ve o yolda yeni nesli yürütmek  için  rehber olmak gibi mukaddes bir hizmet bekliyoruz.
Maarif vekaletine sizin gibi halkı tanımış muhiti ve memleketi takdir etmiş muallim vemütehassıslardan mürekkep bir ilm-i irfan  kongresini Ankara'da toplamayı düşünmüş olmasını ve bugünkü  şerait-i müşküleye rağmen bu tşebüsünde muvaffak olmuş  bulunmasını kemal-i takdir  ile yad ederim.
Huzurunuzda ve huzur-u millet de milli maarifimiz hakkındaki  nokta-i ifadeye  imkan bahşolan   bu vesileden  bilistifade,halas-ı müstakbelemizin pişdar-ı mükerremleri olan Türkiye muallime ve muallimleri hakkındaki  hissiyat-ı hörmet karanemi  tizhar etmek isterim.
İstikbal için hazırlanan  evlad-ı vatan hiçbir müşkül karşısında serfürü etmeyerek kemal-i sabr-ı metanetle  çalışmalarını ve tahsildeki çocuklarımızın ebeviynine de yavrularının ikmal-i tahsili için her fedakarlığa ihtiyardan  çekinmemelerini tavsiye ederim.
Efendiler,büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin  ne kadar sebatkar  oldukları tarihen  müsbedtir.
Silahıyla  olduğu gibi dimağı ile de mücadele mecburiyetinden olan milletimizin  birinciside gösterdiği kudreti,ikinciside de göstereceğine asla şüphem yoktur.
Miletimizin saf  seciyeleri istidat ile malidir.Ancak bu tabii istidadı inkişaf ettirebilmek için usulleriyle mücehhez milletdaşlar lazımdır.
Bu vazife sizlere teveccüh ediyor.Pek mühim ve hayati olan vazifenizde muvaffak olmanızı Cenab-ı Hakka temenni ederim.

ANKARA HÜKÜMETİNE AİT YAZIŞMA ÖRNEĞİ (ATATÜRKÜN NOT DEFTERLERİ)

  

  ANKARA HÜKÜMETİNE AİT YAZIŞMA  ÖRNEĞİ    

Kazım Karabekir Paşa Hazretlerine

                                                                                                                      29.9.335

şifre

Zata mahsustur

27.9.935 tarihli şifre telgrafname-i  alileri buğün akşam vasıl oldu.Trabzon vilayeti efkarı umumiyesi hakkında tamamen buraca da tenevvür edimistir. Trabzon merkezi müstesna olmak üzere bütün kaza ve livaları ile muhaber edilmektedir.Merkezdeki hal dahi valinin tevkif ve teb'idinden sonra zail olmuştur.Rüştü Bey'in Üçüncü Fıkra Kumandanlığı vekaleti ile Trabzon'a gönderilmesinde varidi hatırım olan nıkatı arzedeyim. Evvela valiyi tevkif eden Halit Bey'dir.Birkaç gün sonra oradaki bedhahane karşı tenkit gibi olabilir.Saniyen Halit Bey mühim vaziyetlerde fıkrasının başına geçmeye müterakkip iken bugün geçirmekte olduğumuz mühim vetarihi avanda diğer bir zatın yerine geldiğini görmekten müteessir olabili.Binaaleyh bu tertipten sarf-ı nazar buyurularak Rüştü Bey'in  sureti münasebede  vazifesi  başında ipkasını samimiyetimize bianen ve tamamen hususi olarak rica ederim..Maahza,kolordunuzun tertibat vehususat-ı  askeriyesini hiçbir veçhile müdahele hatırmdan geçmediği için en nihayet husussiyet-i askeriyede arzu ve tensibiniz veçhile hareket tabiidir kardeşim efendim.

                                                                                               

                                                                                                                                                                         MUSTAFA KEMAL 

DSRL DA MF LENSLERİ KULLANMA YÖNTEMLERİ

Her lens en öndeki optik elemanına gelen ışıkları içerdiği iç elemanlardan geçirerek en arkadaki optik elemanından en uygun kalitede çıkaracak şekilde tasarlanır, bu tasarım aşamasında lensin optik elemanlarında kullanılan malzeme ve optik elemanların yerleşimleri lensin vereceği görüntünün karakterini belirler. Bunun dışında önemli olan konu da lensin üreteceği görüntünün gövdedeki optik algılayıcıya tasarlandığı gibi düşmesidir, bunun sağlanabilmesi için lens gövdesi üretici firma tarafından her sistem için ayrı ayrı tasarlanır yani Tamron lenslerini tasarlarken belli bir lensi tasarlar sonra da her sistem için ayrı kafaya sahip versiyonunu üretip piyasaya sürer. Bunun en güzel örneğini Tamron’un Adaptall sisteminde görebiliriz: Her sistem için değişmeyen bir ana lens ve her sistem için özel olarak üretilmiş değiştirilebilir bir kafa; bu sayede tek bir lensi sadece kafasını değiştirerek hem Canon EOS sistemlerinde, hem Pentax sisteminizde hem de Nikon sistemlerinizde kullanabilecekseniz.

Peki bunun mantığı nedir?

Lensi tasarladığınızda lensin son optik elemanından çıkan ışık ışınları belli bir mesafedeki optik algılayıca düşecek şekilde tasarlarsanız, gövdenin en arka kısmındaki parçanın konumunu gövde sistemlerinin tasarlandığı mesafeye yani ‘Register Distance’a uyacak şekilde tasarlayabilirsiniz yani gövdenin tasarlandığı ‘Register Distance’ değerine göre lensinizi tasarlamış olursunuz. Burada MF lenslerin dijital gövdelerde kullanımını mümkün ya da imkansız kılan en önemli terimimizden de bahsetmiş olduk: ‘Register Distance’.
<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->
<!--[endif]-->

‘Register Distance’ nedir?

‘Register Distance’ aynı zamanda ‘Flange to Back Distance’ olarak geçer yani gövdedeki bayonetin en dış yüzeyinin gövdedeki optik algılayıcının ya da filmin bulunduğu düzleme olan mesafesi dir. Bu terimi Türkçeleştirmek istedim ve uzun düşüncelerden sonra en uygun gelen isimlendirme şu oldu: ‘Lens-Algılayıcı Mesafesi’, bundan sonra kısaca LAM olarak geçecek. Burada konunu daha kolay açıklayabilmek için çok hassas olmayan bir şekil oluşturdum, EF 50/1.4 takılmış bir Canon EOS 5D ve her EOS sisteminde olduğu gibi LAM değeri 44mm. Yani 44mm LAM değerine göre tasarlanmış tüm lensleri EOS bayonetli tüm gövdelere teorik olarak takıp optik algılayıcıda uygun görüntü oluşmasını sağlayabiliriz.

Register distance for EOS systems

Pratikte durum nasıl?

Pratikte işin içine bazı başka faktörler de girer:

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Lensin LAM değeri ile gövdenin LAM değeri ile aynı olmalıdır ama bu ne çekildiğine göre zorunluluk olmayabiilir. Bu konuyu birazdan biraz daha açacağım.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Lensi takabilmek için lensin kafa yapısının, gövdenin ağzının uyması gerekir, bu da vida mantığından farklı bir şey değildir. Ama uymuyorsa da aşılmaz bir sorun değildir birazdan bunu da açacağız.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Son olarak da lensin arka kısmında yani gövdenin içinde kalacak kısmında takılmasını engelleyecek gövdeden dışarı çıkan parçaların olmaması gerekir ama bu da aşılmaz bir sorun değildir.
<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->
<!--[endif]-->

Gelelim sistemlerin farklarına:

Farklı sistemler genelde farklı LAM değerlerine sahip olurlar ve bu fark lensinizle sonsuza odaklamak istediğinizde ortaya ciddi sorunlar çıkarabilir. Hemen hemen her lensle yakın mesafedeki konuları çekebilirsiniz yani yakın konularda LAM değeri sorun olmaz ama sonsuza odakladığınızda işler değişir çünkü elinizdeki lens tasarlandığı sistemin LAM değerinde sonsuzdaki nesnelerden gelen ışık ışınlarını sorunsuz şekilde optik algılayıcıya düşürecek şekilde tasarlanıp üretilmiştir. Burada lensin durumu gövdenize göre 3 şekilde olabilir:

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->LAM değerleri aynıdır yani gövdenize göre tasarlanmış bir lenstir. Canon EF serisi lensin Canon EOS gövdelerde sorunsuz çalışması gibi.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->LAM değerinin gövdenizin LAM değerinden büyük olması durumu. Bu, seminerimizin de çıkış noktasını oluşturmaktadır yani gövdenin LAM değerini arttırmalı ve gövde lensinizin LAM değerine göre tasarlanmış gibi modifiye etmenizdir. Bu modifiye geriye dönüşü olan bir işlemdir: gövdeye lens takar gibi dişi kısmı lensinizin kafasına uygun ağız, erkek kısmı da gövdenizin ağzına uygun erkek kafa olan metalden yapılmış, ek bir optik eleman içermeyen adaptör takmak ve lensinizi de bu adaptöre takmaktır. Adaptör dediğimizde bu adaptörden bahsediyor olacağız.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->LAM değerinin gövdenizin LAM değeri nden küçük olması durumu ki bu işleri zora sokan bir durumdur. Bu durumda yapabileceğiniz 5 şey vardır:

<!--[if !supportLists]-->1. <!--[endif]-->Lensinizi gövdede değişiklik yapmadan olduğu hızda kullanamayacağınızdan o lensi ve lens sistemini unutmanız. Örnek vermem gerekirse: Canoncuların Canon FD lenslerini unutması, Nikoncuların M42 lenslerini unutmalarının gerekmesi.

<!--[if !supportLists]-->2. <!--[endif]-->Dişi kısmı lensinize uyan, erkek kısmı da gövdenize uyan adaptör kullanmanız. Yani Canon FD lensinizi Canonunuzda kullanabilirsiniz ama aslında bu adaptör uzatma tüpü olarak görev yapacaktır, yani az da olsa ışık kaybınız olacak ve belli bir mesafenin ötesini netleyemeyeceksiniz. Sonsuza netleyemeyeceksen bu ne işe yarayacak? Macro lensiniz olmuş olacak! Bu şekilde kullanım için görüntü algılayıcınızı kaplayacak kadar görüntü verebilecek herhangi bir lensi kullanabilirsiniz.

<!--[if !supportLists]-->3. <!--[endif]-->Gövdedeki ağzı farklı bir ağızla değiştirmek ki bu geri dönüşümü olabilen bir yöntem olabileceği gibi lenslerinize fiziksel olarak dokunmak istemiyorsanız gövdede geri dönüşümsüz bir müdahale olabilir. Bunun için Minolta MD à EOS ve Leica-R à Nikon F ağızları mevcuttur.

<!--[if !supportLists]-->4. <!--[endif]-->Optik eleman içeren adaptör kullanmak. Eminim kulağa çok çekici geliyordu ama ne yazık ki pek öyle değil çünkü bu yöntemin çok fazla eksi yanı var ve pek önerdiğim bir yöntem değil. Bunu ayrı olarak biraz açayım ve kafanızdaki soru işaretleri dağılsın.

<!--[if !supportLists]-->5. <!--[endif]-->Lensinizde fiziksel değişiklikler yaparak LAM değerini küçültebilirsiniz. Bu şekilde pahalı profesyonel uygulamalar olduğu gibi ev yapımı başarılı uygulamalar da mevcuttur.


Optik eleman içeren adaptörler:

Adaptörün içine en arka eleman görevi görecek optik eleman ekleyerek lens ve adaptör ikilisinin LAM değerini arttırarak sonsuzdan gelen ışık ışınlarının da optik algılayıcınıza olması gerektiği gibi net düşmesini sağlayabilirsiniz. “Ne güzel işte netleme sorununu ortadan kaldırıyor bu yöntemi neden önermiyorsun peki?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Optik eleman içeren adaptör zayıf TC gibi davranacaktır yani günümüz en modern TC’sinin sahip olduğu tüm kötü olumsuzluklara sahip olacaktır:

<!--[if !supportLists]-->1. <!--[endif]-->Özel olarak üretilmemiş ek optik eleman yeterince kaliteli olamayacaktır ve lens sistemine kat çıkar gibi müdahale ettiğinizden görüntü kalitesinde, CA’dan tutun da çözünürlük değerine kadar kötüleşme olacaktır. Kaliteli optik eleman kullanılan adaptör bulmak konusunda da sorun yaşayacaksınızdır. Canon’un kendi üretimi olan FD-EOS adaptörlerinde bu kalite kaybı azami ölçüdedir ama bundan başka ciddi bir adaptör üretilmemiştir.

<!--[if !supportLists]-->2. <!--[endif]-->Bu adaptörle stop kaybınız olacak ki ne kadar olacağı adaptörde kullanılan camın kalitesine bağlı olacaktır. Canon’un kendi FD-EOS adaptörü bile 2/3 stop kaybına neden olmaktadır yani teoride f:1.4 olan lensiniz pratikte f:2 olacaktır.

<!--[if !supportLists]-->3. <!--[endif]-->Her TC’de olduğu gibi odak uzaklığınız artacaktır. Canon’un kendi FD-EOS adaptöründe bu yaklaştırma oranı 1.26x’tir.

<!--[if !supportLists]-->4. <!--[endif]-->Fiyat! 30$’lık camlı adaptörlerden verim beklemek pek gerçekçi olmayacaktır, Canon’un kendi FD-EOS adaptörü normal kullanıcılara satılmak için üretilmemiştir, sadece kendilerine kayıtlı olan Profesyonel fotoğrafçılara istekler doğrultusunda özel üretilerek verilmiştir yani sayıları gerçekten de azdır ve çok ender olarak ebay’de görülürse fiyatı 1000$ seviyesini görmektedir. Bu adaptörler 50mm lensinizle kullanılmak için değil zaten pahalı olan hızlı tele lenslerle kullanılmak amacıyla üretilmişlerdir.

Neden eski MF lensler?

<!--[if !supportLists]-->1. <!--[endif]-->Fiyat/performans konusunda AF lenslere göre tartışmasız bir şekilde açık ara öndedirler. 100YTL’ye 50/1.4 lens alabilirsiniz, şansınız varsa daha bile ucuza.

<!--[if !supportLists]-->2. <!--[endif]--> Plastik değillerdir, tamamen metal bir gövdeye sahiplerdir yani çok daha sağlamdırlar.

<!--[if !supportLists]-->3. <!--[endif]-->Optik başarımı mevcut AF lensleri utandıracak kadar başarılı olan lensler mevcuttur.

<!--[if !supportLists]-->4. <!--[endif]-->Makro çalışıyorsanız çok daha pahalı yeni modeller yeriene rahatlıkla eski MF lens alabilirsiniz ne de olsa tam kontrole sahip olabilmek için MF olarak kullanmak isteyeceksiniz.

<!--[if !supportLists]-->5. <!--[endif]-->Uzatma tüpü ile ya da gövdeye ters bağlayarak kullanacaksanız gene MF lens kullanarak aynı çalışmayı yapabilirsiniz.

<!--[if !supportLists]-->6. <!--[endif]-->Önceden odaklama isteyen spor müsabakalarını çekecekseniz hızlı MF lensleri tecih etmeniz olasıdır.

Ne zaman AF lensleri kullanmak isteyeceksiniz?

<!--[if !supportLists]-->1. <!--[endif]-->Diyaframı gövdeden değiştirmek istiyorsanız MF lensler size göre değildir.

<!--[if !supportLists]-->2. <!--[endif]-->Gözleriniz çok iyi değilse ya da AF sistemi olmadan yapamayacaksınız MF lensler size göre değildir. Netleme konusunda yardımcı ekipmanlar kullanabilirsiniz ama hiç birzaman bir USM motorunun hassasiyetini aynı odaklama hızı ile yakalayamayacaksınız.

<!--[if !supportLists]-->3. <!--[endif]-->Enstantene öncelikli (Canon için TV modu) çekim yapıyorsanız ya da diyaframın gövde tarafından kontrol edileceği otomatik modlardan birinde çekim yapacaksanız MF lensler size göre olmayacaktır.

Dijital gövdede MF lensler kimler için uygundur?

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Stüdyoda flaş sistemleri ile çalışıp üstün optik kaliteli sabit odak uzaklıklı lensler kullanmak isteyenler.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Odaklama konusunda tam kontrol isteyip hız konusunda sorunu olmayan Portre çekenler.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Ön odaklama yaparak spor karşılaşmaları çekenler.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Her çeşit yöntemle makro çekenler (gövdeye ters bağlanmış 50mm’lik lensle 1:1 makro çekebileceksiniz, 28mm’lik lensle ise yaklaşık 2:1 makro!)

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Uygun fiyatlı lens sahibi olmak isteyenler.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Elinde filmli dönemden kalma lenslere sahip olanlar.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Koleksiyonerler :)


Peki hangi gövdede hangi lens sistemlerini hangi yöntemle kullanabiliriz?

Bunun için lensiniz ve gövdenizin LAM değerlerini karşılaştırmanız daha önce belirttiğim yöntemlerden birini uygulamanız yeterli. Kısaca bazı çok yaygın olarak kullanılan sistemlerin LAM değerlerini mm olarak vereyim:

55.00 T2
47.00 Leica-R
46.50 Nikon F/ Fuji
46.00 Olympus-OM
44.50 Pentax-K, M42, C/Y
44.70 Exakta
44.50 Sony Alpha
44.00 Canon EOS
43.50 Minolta MD
42.00 Canon FD
40.50 Konica F
38.67 4/3 Sistemler


Canoncuyum adaptör konusunda seçeneklerim nedir?
Orta Format:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Pentacon 6

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Hasselblad

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Pentax 67

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Mamiya 645


35mm:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Adaptall (yol dahil 30USD)

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->T2

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->M42

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Olympus-OM

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Pentax K

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Leica-R

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Contax/Yashica

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Rollei-QB : yerli üretim gelecek ;)

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Nikon F

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Exakta (yol dahil 65USD)

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Praktica Bayonet (yol dahil 110USD) : yerli üretim gelecek ;)

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemanlı Minolta MD

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemansız Minolta MD (sadece makro)

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemanlı Canon FD

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemansız Canon FD (sadece makro)
<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->
<!--[endif]-->

Nikoncuyum adaptör konusunda seçeneklerim nedir?
Orta Format:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Pentacon 6

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Hasselblad

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Pentax 67

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Mamiya 645

35mm:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Tabii ki adaptör kullanmadan eski tip MF Nikon F lensler ama bunda da kısıtlamalarınız var.

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Adaptall (yol dahil 30USD)

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->T2

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemanlı M42

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--> Optik elemansız M42 (sadece makro)

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemansız Canon FD (sadece makro)
<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->
<!--[endif]-->

Pentaxçıyım adaptör konusunda seçeneklerim nedir?

35mm:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Pentax K

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--> M42

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Adaptall

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->T2

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Nikon F

Sony sistemi kullanıyorum , adaptör konusunda seçeneklerim nedir?
Orta Format:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Hasselblad

35mm:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemanlı Nikon F

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemanlı M42

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Optik elemansız M42 (sadece makro)

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->T2


4/3 sistemi kullanıyorum, adaptör konusunda seçeneklerim nedir?
Orta Format:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Pentacon 6

35mm:

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Olympus-OM

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Pentax K

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Contax/Yashica

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Nikon F

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Exakta

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->M42

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->Leica-R

<!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]-->M42

Odaklama yaparken yardımcı olabilecek ekipmanlar:

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Optik vizörün büyük ve aydınlık olması en büyük yardımcınız, 400D'den 5D'ye geçmemin ana sebebi. Pentamirror yerine Pentaprism tercih edilmeli. Pentax *istDs, 5D, 1D serisi, D2 ve D3 serisi, D700 bu konuda başarılı olduğunu bildiğim gövdeler. XXD, DXXX, KXXD serilerinin vizörleri bunlardan sonra geliyor. 400D'ninki pek bir küçük ve karanlık :( K100D, 400D'ye göre bariz daha aydınlık. Olympus EXXX serilerinin hepsi tünel gibi ve karanlıkmış diye okuyorum.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]--> Portre, makro, gökyüzü ve manzara çekerken live-view yardımcı olacaktır.
<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->
<!--[endif]-->

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Bir diğer yöntem de adaptörlerinize ekleyeceğiniz AFC çipleri (Auto Focus Confirm / Otomatik Netleme Onay) ile makinanızın 'focusing screen'inde bulunan AF noktalarını aktif hale getirmek olacaktır. Bu şekilde gövdeyi bana takılı lens var odak onaylama sistemimi devreye sok diyerek aleti kandırmaktayız. Siz gene MF yapacaksınız ama odaklamayı tam tutturduğunuzda kırmızı AF ışığınız odağın bulunduğu noktada yanacak. Yalnız eliniz çok hassas olmadığı için mükemmel odaklama için uğraşmanız gerekebilir. Canon ve Olympus için AFC çipi satılmakta. Bu çipler de 2 çeşit olmakta:

<!--[if !supportLists]-->1. <!--[endif]-->Gövdeden çeşitli tuş kombinasyonları ile yeniden programlanabilen, netleme konusunda telafi değeri girebileceğiniz, çipte bulunan odak uzaklığı ve azami diyafram değerlerini değiştirebileceğiniz çipler.

<!--[if !supportLists]-->2. <!--[endif]-->Yeniden programlanamayan içlerinde sabit odak uzaklığı ve diyafram değeri bulunan çipler.

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Ama zaten gövdeniz varsa o zaman buna uygun çözüm üretmek gerekecektir. Tüm DSLR sahiplerinin işini kolaylaştıracak aletler optik vizöre takılan büyütücülerdir ve 2 çeşit mevcut:

<!--[if !supportLists]-->1. <!--[endif]-->"1.25x Viewfinder Magnifier for X" şeklinde satılan optik vizöre takılıp onu uzatan ekipman. 2.3X'lik versiyonu da mevcut.

<!--[if !supportLists]-->2. <!--[endif]--> "Right Angle Viewfinder" denilen benim kullanımını daha pratik bulduğum yere yakın çekimleri de çok kolaylaştıran ekipman. 400D'de 2X versiyonunu kullanmıştım, 2.5X çıkmıştı, şimdi de 3.25X modeli çıkmış (70USD) ama 2X'e göre boyut olarak baya büyümüş gibi geldi.

DSLR dışında uygulamalar:

Bu konuyu kısa keseceğim, merak edenler daha fazla araştırma yaparak bilgi edinebilirler. LAM değeri çok küçük olan eski sinema lenslerinizi bas-çek dijital makinaları modifiye ederek takabilirsiniz aynı zamanda yeni çıkan micro 4/3 sistemleri de (ayna içermedikleri için bu sınıfa dahiller) bu lensler için yeni bir ev olmak için biçilmiş kaftanlar.

Osmanlı'da Kölelik

Çok eski tarihlerden beri savaşta esir düşenler, ağır suç işleyenler, borcunu ödemeyenler, korsanlar tarafından kaçırılanlar köle kabul edilir köle pazarlarında satılırdı.

Erkek kölelerin çocukları da köle olurdu. Ziraat ve ticaretle uğraşan bütün toplumlarda köleliğin çeşitli şekillerine rastlanmaktadır. Mezopotamya'da, Eski Mısır'da Yunan'da, Roma'da, İslam öncesi İran, Orta Asya ve Anadolu'da yaşayan kavimlerde kölelik son derece doğal sosyal bir olgu olarak kabul edilirdi.

Kölelik, bir insanın başka birinin malı ve mülkü olması. Başka bir kişinin malı ve mülkü olan kişiye köle, memlûk veya kul; köle sahibine ise efendi veya mevla denilirdi. Bazı durumlarda uşak ve hizmetçi de köle anlamına gelirdi. Kadın kölelere cariye denilirdi.

Köleliğin insani ve ahlaki olmadığı ilk olarak Aydınlanma Çağı'nda anlaşılmaya başlandı. İlk kanunlar İngiltere'de ve ABD'de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarıldı, daha sonra başka Avrupa devletleri onları izledi. Avrupa'da İngiltere'den sonra köleliği ilk kaldıran Osmanlı Devleti'dir. Osmanlı'da kölelik, Sultan Abdülmecid döneminde 1847'de bir fermanla yasaklandı. Buna karşın, bol kazançlı bu işin uzunca bir süre daha yürütüldüğü bilinmektedir.

Osmanlı Devleti kölelik sistemini Ortadoğu İslam devletlerinden alarak, zaman içerisinde kendi toplum ve devlet hayatına uyarlamış ve entegre etmiştir. Köleler başta saray olmak üzere, devlet ve ordu hizmetinde yoğun olarak kullanılmıştır. Kuzey Afrika bağlantısıyla Sudan'dan, Kızıldeniz yoluyla Habeşistan'dan (bugün Etiyopya), Karadeniz yoluyla Kafkasya'dan toplanılan zenci, Gürcü, Çerkez gibi çeşitli etnik gruplara mensup insanlar İstanbul, Bursa, İzmir, Belgrad, Şam, Kahire vb. kentlerde kurulan esir pazarlarında alınıp satılırlardı.

19. yüzyılın ikinci yarısında özellikle Batı Anadolu'da yabancı sermaye yatırımlarının artması ve kapitalist ilişkilerin yoğunlaşmasıyla birlikte, bu yörede plantasyon(1) köleciliğine de rastlanmaya başladı. Bu yatırımcılar kendilerine gerekli işgücünün büyük bir kısmını Afrika'dan getirilen zenci kölelerle karşılıyorlardı. Günümüzde Torbalı, Söke, Ödemiş, Tire, Akhisar, gibi Batı Anadolu'nun önemli tarım merkezlerinde, anılan süreçte Afrika'dan getirilen insanların soyundan gelen çok sayıda aile bulunmaktadır. Örneğin, Torbalı'ya bağlı, halkın çoğu zenci olan Subaşı, Naima, Kırba, Hasköy, Tulum, Yeniçiftlik köylerinde yaşayanlar, atalarının köle olarak yaptıkları işi bugün Tariş Pamuk Birliği'ne bağlı üreticiler olarak yapmaktadırlar.

Geçen yüzyıl sonunda zencilerin en yoğun yaşadığı kentlerden biri İzmir'di. İzmir zencileri Afrika kökenlidir. Osmanlı Devleti zamanında bu insanlar esir satıcıları ya da korsanlık yoluyla Afrika'nın çeşitli yerlerinden Osmanlı topraklarına getirilmişlerdir. Esir pazarları yoluyla da kente dağıtılmışlardır. 19. yüzyılın sonlarına doğru köleliğin kaldırılmasıyla birlikte önce devlet tarafından hazırlanan misafirhanelerde beslenen ve barındırılan bu insanlara geçici olarak kendilerinin işlemeleri ve yerleşmeleri için toprak verildi. Devlet ayrıca 1890'larda azatlı erkekleri ilkokula, Bahriye'nin sanayi alaylarına ve askeri bandolara da yerleştirdi. Azatlı kadınlar Müslüman evlerine hizmetçi olarak yerleştirildi ve kendilerine maaş bağlandı. Ayrıca, Afrika'dan gelenlerin evlenmeleri, kendilerine verilen topraklar üzerinde ev kurmaları teşvik ediliyordu. 

İzmir'de bulunan zenciler daha çok Türk mahallelerinde yoğun olarak yaşıyorlardı. İzmir'in yoksul mahalleleri Sabırtaşı, Dolapkuyu, Tamaşalık, İkiçeşmelik ve Ballıkuyu zenci yerleşimlerindendir. Bu dönemdeki nüfusları tam olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda nüfusları 2.000 aile olarak verilmişse de, dönemin gazetelerinden edindiğimiz izlenime göre sayıları daha azdır. İzmir'de yaşadıkları mahallelere göre cemaatlere ayrılan İzmir zencileri kendilerini Borno, Afini, Tağali, Cengi gibi isimlerle anıyorlardı. Bu durum onlara has törenlerde kendini göstermektedir. İzmir'de daha eski tarihlerden başlayarak ev kurmuş, çeşitli mesleklere girmiş zenciler vardı. Ama bazıları da iyi halli evlerde dadılık ve lalalık yaptıktan sonra azat edildiklerinde epey bocalamışlar, yoksulluk içinde yaşamışlardır. Kentte en zor işler zenciler tarafından yapılıyordu. Zenci kadınlar görece daha iyi koşullarda çalışma şansı bulmuşlardı. Hamamlarda, düğünlerde susam helvası, leblebi, çerez satarak geçimlerini sağlayan kadınların yanında, Eşrefpaşa semtinin üst taraflarında, Nohutçu Tarlası denen yerde kırık cam parçalarını eritip mavi, kırmızı ve yeşil renklere boyayarak renkli ve süslü bilezik yapanlar da bulunuyordu. Bu bileziklere halk arasında "helhel" deniliyordu. Bazıları da çiçek satarak geçimini sağlıyordu. Ayrıca, zencilerin bir kısmı mayıs ayının ortalarında, Dana Bayramı'nı kutladıktan sonra hasat işlerinde çalışmak üzere kentten ayrılırdı. Her toplulukta olduğu gibi zenciler arasında da, çeşitli nedenlerden kaynaklanan kavga, cinayet, intihar gibi olaylar meydana geliyordu. Bu olaylara dair haberler dönemin yerel basınına da yansımıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

Beyru, R, (1975), 18. ve 19. Yüzyıllar'da İzmir,
Erdem, H. (2004), Osmanlıda Köleliğin Sonu: 1800-1909, İstanbul: Kitap Yayınevi.
Güneş, G. (1993), "İzmir'de Zenciler ve Unutulan Bir Bayram," İzmir Dergisi, sayı: 7-8, Ekim-Kasım 1993,
Martal, A. (1996), "19. yy'da Kölelik ve Köle Ticareti," Tarih ve Toplum, Ocak 1996.
Toledano, E. (1994), Osmanlı Köle Ticareti, 1840-1890, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. 


NEDEN CANTAMI ALDIN OGRETMENIM...:)

Sabahçı olduğumuz için ilk üç dersimiz çabucak bitmişti.
Öğretmenim;
"Ders bitti. Çıkabilirsiniz çocuklar" dedi.

Hemen çantamı kaptım ve tam kapıdan çıkmak üzereydim ki, öğretmenimin bana seslendiğini duydum.
"Can oğlum çantan bu gün ağır, istersen çantanı eve götürme. Yarın nasılsa tekrar geleceksin. Hem ödevinde yok. Burada kalsın. Yarın alırsın. Bu gün biraz hasta gibisin "dedi.
Şefkatli bir anne sevgisiyle başımı okşayarak çantamı sırtımdan aldı.


Öğretmenime hiçbir şey diyememiştim. Onun beni düşünmesi sevgiyle başımı okşaması beni çok derinden sarsmıştı. Adeta donup kalmış ne çantamı ne de onu eve götürmediğim için başıma gelecekleri düşünebilmiştim.

İçinden hayal meyal "Çanakkale Geçilmez" kitabını aldım. Öğretmen onu ne yapacaksın diye sorduğunda;
"Askerler kitabı okumam için beni bekliyor. İyi günler öğretmenim." diyerek sınıftan çıktığımı hatırlıyorum.

Gürültülü şehrin caddelerinden hızla geçtim. Birileri arkamdan seslendi ama ben bakmadım. Elimde kitabım ile koşarak askerlerin oraya varmaya çalışıyordum.

Nihayet uzaktan askeri bölgenin başladığını gösteren tabelaları gördüm. Çok az kalmıştı. Biraz sonra orada olurdum.

Öğlen saatlerinde askerlerin yanına ulaştığımda, tel örgülerin arkasındaki yerde top oynuyorlardı. Birkaç asker ise elinde silahlarla nöbet devriyesinde oldukları için ileri geri dolaşıyordu. Beni görünce, nöbetçi askerlerin dışında olanlar hemen koşarak yanıma geldiler. İki kişi telden benim tarafıma zıpladı. Ve beni telin diğer tarafına geçirdi. Hepsi çok heyecanlıydı. Sabahtan beri beni beklediklerini görebiliyordum. Yüzlerinde kocaman bir aydınlık vardı.

Orada bir yerlere oturduk. Elimdeki renkli kitabı açtım. Herkes merakla gözlerini kitabın içine çevirdi. Bir Mehmetciğin, Çanakkale Savaşı'nda nasıl savaştığını ve yaralı bir düşman askerini sırtında taşıyarak kurtarışını anlatan, Çanakkale Geçilmez öyküsünü okumaya başladım.

Ve kitabı okuduktan sonra duygulanarak yazdığım şiiri de onlara okudum


Çanakkale Şehitleri

Kaybolmuş bir geçmişten gelip
Bilinmez bir geleceğe gidenler
Kalplerinde vatan sevgisiyle
Canlarını vatana verenler

Şehit olmak için doğanlar
Ve kanlarını toprağa serenler
İsimleri unutulmuş
Ey isimsiz kahramanlar

Her birinizde vatanın
Bir parçası özgürleşiyor.
Bağımsızlık kaderimiz
Alın yazımız oluyor.

Sizin vatana can verdikçe
Biz ilelebet can buluyoruz..
Kader bir kez daha yazılır
Sizin gibi vatan evladının ellerinde

Her mısrada asker ağabeylerimin yüzü biraz daha hüzünlendi. Biraz daha omuzlarına ağırlık çöker gibiydi. Çanakkale Şehitleri şiirimi bitirdiğimde ayağa kalkarak beni alkışladılar.
Çok heyecanlandım. Ben de onlarla beraber sevinçten ve takdir edildiğim için çok duygulandım. Kendimle gurur duydum.

Kitap okumayı bitirdiğimde her birinin bir köşede hüzünle kendi yaşamına ve bana baktıklarını gördüm. Beni yaşamlarında bir daha asla unutamayacakları bir yere yerleştirdiklerini o an anlamıştım.
Beni asla unutmayacaklardı.
Hatta beni çocuklarına ve torunlarına bile anlatacaklardı. Şiirimle onların kanına işlemiştim. Balıkesir memur şehri ve askeriyenin yerleşim alanı olduğu için buraya bir sene için de binlerce insan gelip giderdi. Ve ben her dört ayda bir buradaki asker ağabeylerin değiştiğini görmüştüm.
Birden içimde belli belirsiz bir sevinç kabardı. Ben yalnız değildim. Şiirimle, insanlara olan saygımla ve küçük bir çocuğun iyi niyetiyle herkesle iletişim içindeydim. Ve ben büyüdüğümde on binlerce can dostum olacaktı. Beni, hikayemi ve şiirimi çocuklarına ve torunlarına anlatacaklardı. Çünkü benimle ağlayıp benimle gülmüşlerdi. Onlar, çocuklarının yerine bana ilgi göstermişlerdi. Yaşadığım acıları, çaresizliği görerek beni sonsuz zamanın kısa bir anında bile olsa sevgileri, bilgileri, ilgileriyle büyütmeye çalışmışlardı.

Ve günü geldiğinde bu güzel dostlukların her birini tek tek yaşadım. Mesleğim nedeniyle Türkiye'nin içinde ve yurtdışındaki gezilerimde can dostlarıma ve onların çocuklarına rastladım. Veya onlar gelip ısrarla beni buldular. Beni, babalarını veya dedelerini etkilemiş ve onların gönlünde yer etmiş dostu olarak tanımak istediler.
Çünkü askerlik bitip memleketlerine geri döndüklerinde ve onlar asker anılarını; arkadaşlarına, çocuklarına, çevrelerine anlattıklarında, o anıların içinde bir parçada ben vardım.
Ve onlarda sadece can dostluğunun nasıl bir şey olduğun; bir Çanakkale şiirinin paylaşımının derinliğinde ve manasında kaybolmak ve hissetmek istediler.
Her zaman can dostlarım beni ve ben de onları buldum.

Asker ağabeylerime sessizce baktım
"Ne oldu, nedir sizi bu kadar üzen?" dedim.
Ben de çok etkilendim onların bu halinden, sanki hepsi küçülmüş ve benim gibi bir çocuk olmuşlardı.

İçlerinden birisi konuşmaya başladı;
"Can biliyor musun biz hiç okula gitmedik. Gidemedik. Senin gibi böyle renkli kitaplarımız hiç olmadı. Senin oturduğun o sıralarda ve yazı yazdığın karatahtaya bir kez olsun dokunamadık. Biz okuma yazma bilmediğimiz için askeriyedeki her işte görevlendirilemiyoruz. Genelde bizi nöbete yazıyorlar ve burada nöbet tutuyoruz. Bize bu kitabı okuduğun için sana teşekkür ederiz. Yaşamımıza bir anlam kattın. Seni artık unutmamız ve yaşadığın sürece bırakmamız mümkün değil. İki elimiz kanda olsa gelir sana yetişiriz. Sen bizim can dostumuzsun. Bir gün erken geldiğinde yine bize kitap okursun değil mi? " diye yalvaran gözlerle sordular.
Ben de
"Tabiî ki okurum" dedim.

Ve sonrasında tel örgü boyunca bana eşlik ederek sessizce yürüdüler.

Sanki aramızda gizli bir anlaşma doğmuş ve kendi kendime verdiğim sözü onlarla paylaşmış gibiydim.

Demir dökümle uğraşan işçilerin bölümüne gelmiştim. Orada uzakta Tülükabakların iştahla beni beklediklerini görebiliyordum.

Fakat bu sefer çok şanslıydım. Onlar bunu bilmiyorlardı. Çünkü yanımda çantam yoktu. Bir ağırlık taşımadığım için hızlı hareket edebilirdim.

Ve de böyle yaptım. Onlar daha beni fark etmeden ben var gücümle koşarak demir döküm fabrikalarının bulunduğu bölümü geçtim.

Arkamdan "URG…URG" sesleri, hayıflanmalar duyuyordum. Tehlikeyi atlattıktan sonra arkama şöyle bir baktım. Hepside şaşkınlık içindeydi. Bu gün artık daha fazla eğlenemeyeceklerinin derin üzüntüsünü yaşıyordu. Bu şaşkınlığın üzerine bir de onlara nanik çekip dil uzattım. Hepsi de oldukları yerde kalakaldılar. Çok sevinçliydim. Bu gün kendimi çok iyi hissediyordum.

Fermuarı kapanmayan montumu çekiştirerek söyle sıkıca bir sarınıp ısınmaya çalıştım. Hava da iyiden iyiye soğumuştu. Bir an önce eve gitsem iyi olacaktı. Hızlı adımlarla evin yoluna koyuldum.

Eve yaklaştıkça içimde nedenini bilemediğim bir sıkıntı belirmeye başladı.
Eve geldim. Babam kapıda duruyordu. Beni uzaktan görmüş ve kapıya çıkmış olmalıydı.
Babam garip garip yüzüme bakarak, dudaklarının üzerine yerleştirdiği anlamsız bir gülümsemeyle bana eve neden bu vakitte geldiğimi sordu.

Bir şeyler oluyordu bunu çocuk aklımda görebiliyordum ama henüz ne olmakta olduğuna karar verememiştim. Ne yapacağımı bilemiyordum. Korkmaya başlamıştım. İliklerime kadar korkudan kaskatı oldum. Biraz sonra bir şeyler olacaktı. Bunu adım gibi biliyordum. Çünkü babamın dudaklarının gülümsemesine rağmen, gözlerli karanlık kuyular kadar siyahtı. Sanki içinde kırmızı alevler yanıyordu.

Beni korkutan bu ateşlerden bir parçanın benim ürkek yüreğime düşmüş olmasıydı. Bir süre dalgın, dalgın babamın gözlerindeki alevleri seyrettim. Cehennem kadar kırmızı, şeytan kadar öfkeliydi.
Kötü şeyler olacaktı. Hem de çok kötü.

Ama bunu belli etmeden ve babamın bana nadiren gülümsemesine, gülümseme ile karşılık vermek için ben de ona gülümsedim. Gülümserken de içimden şiddetle bu gülüşün gerçek olmasını diledim.
Ne olurdu bir seferde ben eve geldiğimde ailem beni elini kolunu açarak "Oğlum"diye kucaklasaydı. Ve yüzündeki gülümseme gerçek sevgiden ve kalplerinden gelen gülümseme olsaydı. Ve ben artık çocuk yüreğimde annemden ve babamdan korkmasaydım. Her geçen gün bedenim dayaktan, yüreğim sevgisizlikten ölmeseydi.
Babam kızgın bir sesle bağırdı;
"Neden eve erken geldin, çantan nerede?"

Korkuyla gülümseyerek:
"Okulda toplantı varmış öğretmenim gönderdi, yarın aynı dersler var, çantanı okulda bırak dedi bende okulda bıraktım babacım…" dedim.

İşte o an, babamın gözlerindeki alev dışarı çıkıp benim üzerime akıp beni yakıyordu.

Önce babamın yüzündeki gülümseme çehresini değiştirmeye yerini hızla kızgınlık ve şiddet ifadelerine bırakmaya başladı. Kaslar geriliyor, şekiller bozuluyordu.
Elini kemerine doğru götürdü. Kemerinin tokasını bir çırpıda çözdü. İçim yanıyordu. Çaresizce onu izledim. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Gidecek kimsem de hiç olmadı.
Ve ben henüz bir çocuktum. Bedenim zayıf ve çelimsizdi. Ve asıl önemli olan da beni öğretmenim eve yollamıştı.

Kemer yavaş, yavaş pantolondan ayrıldı ve havada hızlı bir ıslık sesi çıkararak şakladı.
Arkasından babamın öfkeden gürleyen sesiyle;
"Neden okuldan kaçıyorsun çantanı ne yaptın. Çantan nerede?" diyen sözlerini duydum.

Söyleyeceklerimin bu saatten sonra kızgın ve zincirlerinden kopmuş öfkeyi durdurabileceğine inanmasam da içimden gelen son bir gayretle,
"Öğretmenim çantamın ağır olduğunu ve onu okulda bırakmamı söyledi. Ve çantamı sırtımdan aldı" dedim.
Elimdeki Çanakkale Geçilmez kitabıma sanki beni koruyacakmış gibi sımsıkı sarıldım. O anda kitabın içine girip kaybolmak istedim. Ve hiç hayatta olmamayı dilediğim kaç an yaşadığımı düşündüm.

Elindeki kemeri parmaklarının eklem yerleri beyazlaşana kadar sımsıkı tutmuştu.
Ve kolu hızlı bir hareketle yukarı kalktı ve ben daha ne olduğunu anlamadan kemer vücuduma hızla, defalarca inmeye başladı. Küçük bedenim sert vuruş darbesiyle yere, kapının önüne düştü.
Arkasından bir daha, bir daha kemer hızla çelimsiz bedenimin üzerine indi. Her darbede bir kez daha yapıştım yere. Kemer her vuruşta zayıf bedenime çepeçevre sarmalıyordu.
Bedenimin arkası ve önü kemerin oluşturduğu yaralardan kanamaya başlamıştı. Çok canım açıyordu. Acının şiddetini azaltmak için kalkmak istedikçe, kemerin darbesiyle bir kez daha yere yapıştım.
Kemer tokası iki kere burnumun ve gözümün hizasında yüzüme derin bir iz oluşturacak şekilde acıyla gömüldü. Burnum kanıyordu. Ve gözümün kenarına gelen tokadan gözüm kapanmıştı. İçimde alaboralar kopuyordu.

Yüreğim bedenime vuran kemerden parça parça olmuş dağlanmıştı. Sanki kocaman demir döküm fabrikalarındaki korlar yüreğime doldurulmuştu. Sıcak her taraf çok sıcaktı.

Her kemer vuruşunda ağzından köpükler saçarak bana;
"Neden okuldan kaçtın, çantan nerede" diyerek kemeri daha hızlı üzerime indiriyordu.
Her indirişinde içimdeki sevgileri de bir parça öldürdü. Her parçada ben de bir kez daha öldüm. Çocuk yüreğimde tükendi bütün umutlar, kırıldı evimin bütün camları içime düştü. Karardı her yer, karardı.

O bana soru sordukça ben de tükenmekte olan son nefesimle
"Beni öğretmenim bıraktı. Çantamı da o aldı" diyordum.
Beni duymuyordu ama ben halen babamın içinde var ise son kalan merhamet duygularını harekete geçirmeye çalışıyordum.

Birden kemer durdu. Babam;
"Kalk o zaman okula gidelim bakalım. Göreceğiz doğruyu söyleyip söylemediğini!!!" diyerek beni kolumdan tuttu ve sürükleyerek yola çıkardı.
Her tarafım çok ağrıyor ve vücudum yanıyordu. Elbisemin ve montumun bazı yerleri yırtılmıştı. Yırtık yerlerden kemikli zayıf vücudumda ki kemerin darbe izleri görülüyordu. Yüreğimden düşen kan damlaları, gözlerimden sel olmuş akıyordu.

Yol kenarında durduk. Babam doğruyu bilmeden ve bana inanmadan beni az önce öldüresiye dövmüştü. Yoldan geçen arkasında römorku olan bir traktörü durdurdu ve beni arabanın arkasına attı. Kendiside bindi.

"Çek okulun oraya" diye traktörü kullanana direktif verdi.
Ben traktörün arkasındaki römorkun en ucuna gidip oturdum. Her tarafım çok ağrıyordu. Hem üşüyor hem de vücudum yanıyordu. Yaralarım sızlıyor, çektiğim acıdan başım fır fır dönüyor, düşmemek için büyük bir güç harcıyordum.

Ona dediğimin doğru olduğunu gösterecektim.
Kafamı yere eğmiş dişlerimi duyduğum acıdan sıkmıştım. Birden tepemde bir gölgenin olduğunu hissettim. Başımı kaldırdım. O tepemde kızgınlıkla bana bakıyor ve bir taraftan da yakasındaki bir şeyleri karıştırıyordu. Yakasında bir şey bulmuşçasına iki parmağını birbirine sıkıştırdı yanıma eğildi ve bir kolumu sıkıca tuttu. Elinde bir iğne vardı.

Birden iğneyi koluma soktu ve o an gözlerimde şimşekler çaktı. Anlamak istedim. Yalvaran gözlerle yüzüne baktım. Bir taraftan da kurtulmak ve çektiğim işkencenin son bulması için var gücümle;
"Baba lütfen, lütfen yapma. Beni öğretmen erken bıraktı. Çantamı da o aldı" diye yalvarıyordum.
Bir an bir baygınlık geçirdim ve düştüm. Fakat iğnenin koluma tekrar girmesiyle yine acıların içindeydim. Defalarca, defalarca iğneyi koluma insafsızca ve şeytani bir ifadeyle batırdı.
Kolum delik deşik olmuş ve iğnenin girdiği deliklerden kanlar akıyordu. Traktörün römorkunda hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Ara sıra güç bela elinden kurtulup römorkun arkasına kaçıyordum. Ama hemen dev adımlarıyla yanıma gelip iğneyi koluma batırarak;
"Neden kaçtın okuldan, neden?" diyerek defalarca saplamaya devam ediyordu.

Bir ara bulanık bir görüntü geldi gözlerimin önüne. Kalabalık bir gurubun traktörün arkasından hayal meyal koştuğunu gördüm. Sonra askeri bölgenin oradan geçtiğimizi fark ettim. Traktörün arkasından koşanlar
"Yapma baba" diyen, çığlık çığlığa seslerimi duyan asker ağabeylerim ve demir dökümün Tülükabaklarıydı.
Onları görünce daha çok bağırmaya başladım.
"Yapma baba, yapma baba". Fakat arkamızdan koşanlar bize yetişemediler. Hızla oradan uzaklaştık.


Okulun önüne gelmiştik.
Babam beni tıpkı boş bir çuval gibi römorkun arkasından yere fırlattı. Dayaktan et yığını haline gelmiş vücudumu, ince ve zayıf bacaklarım taşıyamadı. Dizlerimin üzerine yere yığıldım. Sert taşlar dizlerimi parçaladı. Her tarafım kanıyordu. Sanırım ölmek üzereydim. Artık acıdan başka hiçbir şey hissedemiyordum.

O da yere indi ve beni kolumdan boş bir çuvalı tutarcasına kaldırdı. Dermanım kesildiği için yalpalayarak yürümeye çalışan bacaklarımla onun yanı sıra gittim.

Etrafta öğlenci öğrenciler ve nöbetçi öğretmenler vardı. Herkes bize bakıyordu. Kimisi gülüyor kimisi de beni acıyan gözlerle seyrediyordu. Orada bulunan birkaç insanın
"Beyefendi lütfen burada bari yapmayın. Öğrencilerin gözleri önünde" dediklerini duydum.
Burada bütün kötülüğün yapıldığı kişi bendim. Ben kanıyordum. Ben acı çekiyordum. Bana, bedenime ve ruhuma olanlar hiç önemli değildi.
"Beyefendi çocuğu dövmeyin" diyeceklerine, "diğer öğrencilerin gözü önünde yapmayın." diyordu. Orada bulunan insanların bana karşı duyarsızlığı yediğim sopalardan daha çok canımı yakmıştı. Daha fazla ağlamaya başladım.
Bir ara nöbetçi öğretmenlerimin babamla benim peşi sıra koştuklarını ve seslendiklerini gördüm. Ama onlarda bize yetişemediler. Hızla yukarı çıktık.

Babam öğretmenler odasında gerçeği öğrendi.
Benim doğruyu söylediğimi anladığında, bana yaptıklarından dolayı pişmanlık duydu ve fısıldarcasına bir sesle;
"Hadi oğlum gel eve gidelim dedi."

Hiç gitmek istemedim. Ama hiç kimsem de yoktu.
Ne akrabam ne de arkadaşım. Mecburdum birlikte babamın "Ev" dediği fakat "Yuva" olmayan yere gitmeye.
Başım önümde öğretmenimin gözlerine bakmadan kan damlayan kolumla çantamı aldım. Ağlayarak öğretmenime
"Neden çantamı aldın öğretmenim?" dedim.
O da üzgün gözlerle yere baktı.
"Özür dilerim Can. Böyle olacağını hiç bilemezdim." dedi.

Babam ortadan kaybolmuştu. Ben de yalpalayarak odadan dışarı çıkmaya çalıştım. Çıt çıkmıyordu. Öğretmenler gördükleri şiddet tablosu karşısında donup kalmışlardı. Babam çok iri yarı ve sert görünüşlü bir insandı. Bazen onun bakışları ile insanları dövdüğünü düşünürdüm. Sanırım öğretmenlerim de aynı şeyi onun gözlerinde görmüştü. Hiç kimse hiçbir şey yapamadı. Tek bir söz söyleyemedi. Sanki her yer susmuştu.

Babamı takip ederek eve doğru yol almaya başladım. Adımlarımın her biri tonlarca ağırlıktaydı. Yaralarım vücudum soğumaya başladığı için daha çok acıyordu. Başımın etrafındaki bütün binalar dönüyordu. İnsanüstü bir güçle yürüyordum. Tek amacım eve varıp bir an önce uyuyarak acılarımdan kurtulmaktı.

Son bir adım daha…. Son bir gayret daha …… Son defa….Son …..
Son defa sıkıca sarıldım Mehmetcik kitabıma….
Soğuk. Çok üşüyorum…..
Sanki ben de Çanakkale Savaşında, bir düşman askerini taşıyormuşçasına sırtımda çantamı taşıyarak yürüyordum.
Çok küçüktüm…..
Masumdum……
Ben sadece bir çocuktum…
Neden…
Neden….

En son gözlerimde on – on beş eli silahlı nöbet tutan askerlerin ve demir dökümdeki Tülükabakların bize doğru koştuklarını hatırlıyorum.
" Can!! ….Can!!…. "
"Sana ne oldu?…"
"Neler oluyor Cannn?"

Birden görüntü gözlerimden silindi….
Çektiğim acılar sustu…
Ve her yeri bir siyahlık kapladı…
Ben de o siyahlığın içine çekildim…..
Şimdi huzurdaydım……
Ve nihayet her şey bitmişti.

Gözlerimi daha önce görmediğim bir yerde açtım. Vücudum çok ağrıyor ve acıyordu. Elime bir serum bağlanmıştı. Nerede bulunduğumu anlamak istercesine etrafıma bakındım. Burası bir hastaneydi. Bütün vücudumu soymuşlar, yaralarıma ve iğne batırılan kanamış koluma pansuman yapmışlardı. Kolum da sarılıydı.

Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken içeri büyük siyah pelerinli bir hemşire gelip bir tas çorba bıraktı.
Daha önce gördüğüm hemşirelere benzemiyordu. Üzerinde üniforma vardı. Yatağımı kaldırdı ve beni yemek yiyecek konuma getirdi. Kaşığı elime tutturdu ve;
"Yemek yemezsen iyileşemezsin. Hadi yemeğini ye. Ben diğer hastalara bakmaya gideceğim dönüşte sana uğrarım. Ben gelene kadar yemeğini bitirmiş ol" dedi.
Bende;
"Elimde kitabım vardı. Çanakkale Geçilmez. Onu gördün mü?"
Bulurum ümidiyle etrafa göz gezdirerek;
"Yoksa onu sen mi aldın?" dedim.

Pelerinli hemşire odanın içindeki dolaba doğru ilerledi ve raftan şekli bozulmuş, buruşmuş bir kağıt tomarını alarak bana uzattı. Çanakkale Geçilmez kitabım, ellerimde sıkmaktan ezilmiş ve kanlanmıştı. Onu temizlemeye çalıştım. Bastıra, bastıra sildim. Gözlerimden akan yaşları artık durdurmam mümkün değildi. Çok üzülmüştüm. En sevdiğim kitabım darmadağındı.

Kitabımda benim vücudum gibi dağılmıştı.

Hemşire odadan çıktı. Ben de kitabın yeteri kadar temizlendiğine ikna olunca önümdeki çorbayı güçlükle kaşıklamaya başladım. Bir an önce iyileşip okuluma dönmem gerekiyordu.
Ne zamandır buradaydım acaba? Annem babam nerdeydi? Hiç kimse gelmemişti yanıma.

Çorbamı içtikten sonra tekrar yatağıma uzandım. Çok uykum gelmişti. Annemi ve babamı merak ediyordum. Ben bunları düşünürken içeriye yaşlı, saçları olmayan, üniformasında kocaman yıldızları bulunan bir doktor girdi içeri.
Yatağımın yanına bir sandalye çekti.
"Ben albay doktor Namık. Nasıl oldun oğlum? Biraz daha iyi misin?" dedi.

Nasıl olmalıydım ki? Veya nasıl olabilirdim?

Ben de ağlamaklı bir sesle
"Her tarafım ağrıyor doktor amca" dedim.

Kafamı pencereden taraf çevirdim. Gözlerimden akan yaşları göstermek istemiyordum.

"Seni çok iyi anlıyorum küçük. Buraya geldiğinde baygındın. Seni buraya tel örgülerin yanında nöbet tutan askerler ve komutanları olan albay arkadaşım getirdi. Bayılmışsın. Yanında da büyük bir adam varmış. Neler oldu sana böyle? Kim dövdü seni? dedi ve gözlerime cevap beklercesine baktı.
Ben de;
"Yanımda babam vardı efendim" dedim.
Yaşlı asker doktorun yüzünden hüzünle karışık kızgın bir ifade gelip geçti. Ne diyeceğini bilemedi. Aslında söyleyecek bir şey de yoktu.
"Demek babandı" dedi kısık sesle.
"Peki seni neden bu kadar feci bir şekilde dövdü? Ne yaptın oğlum? Hiçbir baba çocuğunu bu şekilde öldüresiye döver mi? dedi.
"Ben hiçbir şey yapmadım doktor amca. Sadece eve erken gelmiştim. Ve yanımda çantam yoktu. Erken geldiğim ve çantamı getirmediğim için benim okuldan kaçtığıma inandı. Sanırım beni bu nedenle dövdü." dedim.
Doktor; "Neden doğruyu söylemedin ona"
"Ben söyledim. Ama o bana inanmadı. Beni dövmeye başladı. Bana her kemeriyle vuruşunda ona, bir kez daha beni öğretmenin eve yolladığını anlatmaya çalıştım. Ama çok kızmıştı. Beni artık duymuyordu öfkesinden. Sürekli, sürekli vuruyordu bana."
Doktor;
"Sonra gerçeği öğrendi mi?
"Beni alıp bir traktör römorkunun arkasında okula gittik. Ve öğretmenimden gerçeği öğrendi. Eve yürüyerek dönerken en son asker ağabeyleri gördüğümü hatırlıyorum. Askerler çok kızgındı. Babam beni traktörle okula götürürken, bizim arkamızdan koşuyorlardı"
Doktor;
"Peki kolundaki yaralar nasıl meydana geldi?"
"Biz römorkla giderken yakasından iğne çıkardı ve koluma batırdı.
Doktor;
"Oğlum. Bu kadar iğne batırmış olamaz"
"Batırdı doktor amca. Batırdı. Hatta daha fazlasını da batırdı" derken gözlerimden sel gibi yaşlar aktı.

Doktor amcanın anlattıklarımdan çok etkilendiğini ve gözlerinin buğulandığını fark ettim.

Onun daha fazla üzülmemesi için uyumak istiyormuşum gibi gözlerimi kapattım. O da bana:
"Burada iyileşen kadar kalabilirsin" dedi ve yavaşça küçük ellerimi ellerinin arasına alarak teselli vermek istercesine sıktı.
Ve tam yanımdan ayrılacaktı ki, beni hastaneye getiren tamirhane fabrikasının komutanı albay arkadaşı odaya girdi.
"Nasılsın Can? Şu askerlerime okuyup ağlattığın kitabı bana da okusana" dedi gülerek.

Birden kendimi daha iyi hissettim. Üzüntülü halimden eser kalmadı. Buruşmuş ve ezilmiş kitabı yavaşça yastığımın altından çıkardım. Kitabın içindeki hikayeyi artık ezbere biliyor olmama rağmen, kitabın sayfalarını tek tek çevirerek okumanın, hikayeyi daha ilginç yaptığını düşünüyordum.

Vurulan düşman askerinin bağırarak yardım istemesini, acılarını ve bedenindeki yaraların ona hissettirdiklerini öylesine tiyatral bir şekilde jest ve mimiklerimle anlatmışım ki hikaye bittiğinde şiirimi de okudum. İki albayın da Çanakkale Cephesi'nde askerle birlikte oradaymışçasına olayı yaşadıklarını gördüm. Yüzleri gerilmiş ve gözleri sulanmıştı. Arkada beni gizliden gizliye dinleyen hemşire ise çoktan gözyaşı seline kapılmış gidiyordu.

Çok mutlu olmuştum. Bu hikayeyi çok seviyordum. Ve her okuduğum insanın da aynı duygularla beni dinlediğini bilmek, benim için ayrı bir sevinçti.

O anda içimden bir his benim bu albayla yıllar sonra tekrar karşılaşacağımızı söylüyordu. Sanki o da aynı şeyleri hissetmişti. Kaderimizde bir kez daha bir araya gelecektik. Ama bu kez farklı bir yerde ve farklı kimlikte.

On gün Çamlık tepesindeki Askeri Hastane'de kaldım. Her gün hastane camından dışarıya bakarak anne-babamı veya kız kardeşimi görme umuduyla bekledim. Hiç kimse gelmedi.

Anne ve babamı hastane odasında beklerken bir kez daha öldüm sevgilere çocuk yüreğimde.

Beni hastaneye getiren asker ve komutanları her gün beni sırayla ziyaret ederek yalnız bırakmadılar.
Annem, bana sabah kahvaltısı hazırlamasa da, babam beni dövse de ve kız kardeşim beni arayıp sormasa da, ben yine ailemi istiyordum. Ama onlar yoktu.

Ayağa kalkabilecek duruma gelince hastaneden ayrılmak istediğimi söyledim doktor amcaya:
"Okula gitmem gerek. Çok uzun süre burada kaldım" dedim. Ve hastaneden çıkmak için elbiselerimi istedim.

Yıkanmadan ve düzeltilmeden bir araya toparlanmış giysilerimi aldım ve giyinmeye başladım. Okul önlüğümün üzerinde yırtıklar ve kurumuş kanlar vardı. Ve buruşuktu. Pantolonumu giydim. Montumu da üzerime geçirince ceplerimi karıştırdım ama cebimde hiç para yoktu. Hastane şehir dışında olduğu için bir araca binmek durumundaydım ve bilet alacak paramın olmadığını fark ettim. Hemen hastanedeki yaşlı doktor amcanın yanına gittim. Durumu açıkladım.
O da bana:
"Seni bir ambulansa bindirip evine yollarım. Sen hastanenin bahçe kapısında bekle" dedi.
Ben de binanın dışına çıkarak dış kapıda beklemeye başladım.
Yaklaşık bir saat boyunca dışarıda soğukta yaralarımın sızısıyla oturdum. Ne gelen vardı ne de giden.

Daha sonra yaşlı doktor Albay Namık geldi yanıma. Beni arabasına bindirdi ve kendi evine götürdü. Akşam olmak üzereydi. Evin kapısını çaldık. Kapı açıldı ve bir kadın bizi karşıladı. İçeri girdim. Albayın hanımı yere diz çöktü ve bana ağlamaklı gözlerle baktı.
"Sen Can mısın?" dedi. Başımı evet dercesine öne eğdim.
Beni sevgiyle kucakladı ve saçlarımı anne şefkati ile okşarken;
"Geçmiş olsun yavrum. Çok üzüldüm yaşadıklarına. Ama seni çok fena halde dövmüş olsa da onlar senin annen ve babandır. Mutlaka senin iyiliğin için bir şeyler yapmak istiyordur. Ve bu sefer biraz fazla ileri gitmiş olabilir." dedi.

Sonra beni elimden tutarak salona götürdü. Çocuklarıyla tanıştırdı.
Beni sevgiyle karşıladılar ve benim için en güzel yemeklerle hazırlanmış masaya hep birlikte oturduk.
Biraz olsun sıcak bir evin ne demek olduğunu ve ailenin nasıl olması gerektiğini gördüm. Sabah olunca albayın görevlendirdiği bir askerle beraber evime kadar bırakıldım. Kapıda arabadan indim. Etrafta kimsecikler yoktu.

Ev kapısına doğru ilerledim. Yavaşça kapıyı ittim, içeri girdim. Annem odadan soğuk bir yüz ifadesiyle çıktı. Bana kızgınlıkla hiçbir şey söylemeden uzun uzun baktı. Önemsedim. Önemsemek istemedim.

Hiçbir şey olmamış gibi odama gittim ve okula hazırlandım. Çantamı alarak evden çıkmak üzereydim ki Annem:
"İstersen bu gün okula gitme" dedi.
Ben de:
"Okuluma gideceğim. Bu gün Ece Amcanın okulda konferansı var, onun söyleyecekleri çok önemli ve ben kaçırmak istemiyorum" dedim. Evden ayrıldım. Otobüs durağına doğru yürüdüm ve ilk gelen otobüse bindim. İçerde bir koltuğa yerleştim. Bu gün otobüse bindiğim nadir günlerden biriydi. Oturduğum yerden dışarıya rasgele bakarken uzaktan başı beyaz bir bezle sarılı ve bir elinde koltuk değneği bulunan birisinin yürüdüğünü gördüm. Birden kalbim acıyla çırpındı. Tekrar sargılı ve değnekli adama baktım. Bu adam babamdı.
O anda anladım ki asker ağabeyler ve Tülükabaklar ile arasında bir sürtüşme yaşamıştı.
Her şeye rağmen, babamı o halde görünce çok üzüldüm. Gözyaşlarımı tutamadım. Neden ağladığımı da bilemedim.
Sadece neden sorusunu bir kez daha kendime artık bir cevap almak istercesine sordum.

Okula geldiğimde arkadaşlarım ve öğretmenlerim çoktan sınıfa girmişlerdi. Ben de sınıfta sırama gidip oturdum.
Öğretmenim ve arkadaşlarım bana çok iyi davrandılar. Ve benim için çok üzülmüşlerdi. On gün boyunca askeri hastanede yattığım için beni ziyarete gelememişlerdi. Çünkü şehrin içinden uzak, tepede bir askeri hastaneydi.

Üçüncü derse doğru bana hastanede verilen ağrı kesicilerin etkisi geçince vücudum şiddetli bir şekilde ağrımaya başladı. Elimde olmadan gözümden sicim gibi yaşlar geliyordu. Öğretmenim dayanamadı yanıma geldi.

Benim ağladığımı görünce hemen beni ve çantamı alıp öğretmenler odasına götürdü. İki koltuğu yan yana getirip bana yatak yaptı. Ve okulun karşısındaki Devlet Hastanesi'nden bir doktoru bana bakmak üzere çağırdılar. O arada askeri hastaneye telefon açılarak verilen ilaçlar hakkında bilgi aldılar. Doktor geldi ve benim yaralarıma tekrar pansuman yaptı. Bana pansuman yaparken doktorun hiç belli etmeden ağladığını gördüm. Başımı yine yana çevirdim. Bana ağrı kesici verdi. Biraz kendime gelince gözlerimi açabildim.
O anda başucumda birisinin olduğunu fark ettim.
Bu yaşlı amca gülen gözleriyle bana bakan ve endişelenen Ece Amca'dan başkası değildi. Onu görünce gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
Bana doğru bakarak
"Ne oldu sana Can? İyi misin? dedi elimi tutarak.
"İyiyim Ece Amca. Biraz yaralarım acıyor da onun için ilaç almam gerekti" dedim.
Ece Amca;
"Tamam oğul. Olmuş bitmiş artık. Babandır. Seni yetiştirmeye çalışıyor. Şurada ne kaldı büyümene. Bak yakında askere gideceksin benim gibi. Belki de asker olursun. Ne dersin? Olmak ister miydin? Senin gibi delikanlıya da ne güzel yakışır o subay elbiseleri."
Gözümde birden kendimi canlandırmaya başladım. Büyüdüğüm zaman asker olabilirdim. Ece amca ve hikaye kitabımdaki Mehmetcik gibi bir kahraman olabilirdim.
"Sahiden asker olabilir miyim" dedim.
Ece Amca;
"Tabiî ki olabilirsin. Ama önce kendinin bir asker olabileceğine inanman gerekiyor. Sen, kendin inanırsan ve ne yapılması gerekiyorsa yaparsan olursun. Zaten çok çalışkan bir öğrencisin. Sınıfta ilk okumayı sen öğrendin. Ne sorarsam sorayım her zaman bir cevabın var. Sen bir asker olacaksın" dedi.

Hemen aklıma yoldaki okuma yazma bilmeyen asker ağabeyler geldi. Onların, orada açılan Ali Okulu'nda okuma yazma öğrenmeye çalıştıklarını biliyordum. Fakat renkli kitapları olmadığı için öğrenmeleri de yavaş oluyordu.
Ece Amca'ya gülümseyerek baktım,
"Benim okul yolumda askerler vardı ya Ece Amca. Oradaki asker ağabeylerime renkli kitap götürebilir miyiz? Renkli kitapları olursa çok çabuk okuma öğrenirler. Ve mutlu olurlar." dedim.
Ece Amca;
"Çok güzel düşünmüşsün Can. Sen üzülme ben onlar için renkli kitaplar temin eder ve götürüp bırakırım. Hem bir bakayım, nasıl gidiyor okuma yazma öğrenmeleri." dedi
Sonra yavaşça başımı okşadı. Öğretmenimle selamlaştıktan sonra odadan çıktı.

O anda gerçek bir kahramanla tanışmış olduğumun idrakine vardım.
Gerçek canlı ve bana da insan olmayı ve erdemli yaşayabilmeyi öğreten bir kahramandı. Ömrünün geriye kalanını biz öğrencilerin yetişmesine adamıştı.

Ece Amcayı tanımak bir ayrıcalıktı. Okulumuzun bayramlarında törenlerinde her zaman yanımızda olur ve beraberce İstiklal Marşı'nı söyler töreni kutlardık.

Törenlerde arkadaşlarım ilkokul gösterileri hazırlar ve kimisi arı kimisi kelebek kıyafeti giyerek törene katılırdı. Ben ise okul önlüğümle katılırdım törenlere. Başöğretmenimiz törenlerde Türk Bayrağı'nı taşımam için hep bana verirdi.

Ufak ve cılız bedenimle insanüstü bir çaba harcayarak bayrağı gururla omuzlarım dik olarak taşır ve kimseye vermezdim.
Tören başlamadan önce bütün okul bir araya gelir önce sıraya geçer ve hep beraber İstiklal Marşı'mızı söylerdik. Trampetlerde okul tören alanında yerini aldıktan sonra, hep beraber düzgün adım trampetlerin sesleri eşliğinde stadyumdaki tören yerine gelirdik.

Resmi geçit ve tören kutlamaları bittikten sonra eve dönüş başlar, ben yine geldiğim gibi bayrağı hiç yere koymadan gururla taşıyarak okula kadar tek başıma götürür ve yerine kaldırırdım. Arkadaşlarım, anneleri geldikçe birer birer arkamdan azalır ve anne babaları ile evlerine giderlerdi. Beni hiçbir zaman, hiç kimse izlemeye gelmezdi. Her zaman yalnızdım. Tek başıma gelir ve tek başıma geri eve dönerdim.

Yıllar bir su gibi akıp geçti.
Ve ben ilkokul beşe geldiğimde bir gün Ece Amca elinde bir paketle geldi.

Bana doğru gülümseyerek
"Gel oğlum Can, sana bir armağanım var" dedi.
Meraklı gözlerimin önünde paketi açtı. Paketin içinde üstünde askeri bir top ve Atatürk resmi bulunan, özenle korunup saklandığı belli olan eski bir flama vardı.
Çok güzel ve anlamlı bir flamaydı. Bir an için içimden keşke benim olsa dedim. Ve arkasından Ece Amcanın sözlerini heyecandan hayal meyal duydum:

"Can oğlum bu flamayı sana okul bitirme armağanı olarak getirdim. Çünkü sen güç şartlar altında okula gelerek hep öğrenmek için çabaladın. Okul ve öğrenme sevgine maddi yetersizliklerin, ne de manevi acıların engel oldu. Sen okulu hak ettin. Ve bu savaştan kalma, manevi değeri paha biçilmez olan flamayı da hak ettin. Sen cesur bir çocuksun. İleride önemli görevlere geleceğini biliyorum. Bir sürü insanı kurtaracağını da biliyorum. Ve yeri geldiğinde ülken için canını bile feda edeceğini hissediyorum. Çünkü kendini çok güzel bir şekilde yetiştirdin. Ve başardın." dedi.
Gülümseyerek devam etti:
"Her zaman başaracaksın. Unutma sen görmek istediğinde sevgi her yerdedir. Ben seni çok seviyorum. Bu nedenle de bu emaneti sana saklaman için armağan ediyorum. Ona iyi bak." dedi.

Gözleri dolmuştu. Elini uzattı bana ben de ellerinden öptüm ve tıpkı bir baba ve oğul gibi kucaklaştık.

Ben de onu çok sevdiğimi ve bana öğrettiği her şey için ona minnettar olduğumu söyledim.

"Sen benim için her zaman özel birisi oldun Ece Amca. Bana öğrettiğin hiçbir şeyi unutmayacağım. Her şeyi kayıt ettim yüreğime. Beni sevdiğin ve benimle ilgilendiğin için, içimde yaktığın ışık için ve bana güvendiğin için çok teşekkür ederim." dedim.

Tekrar kucaklaştık.
Kahramanım ve öğretmenim yavaş yavaş uzaklaşarak hayatımdan çıkıp gitti.
Bu Ece Amcayı son görüşümdü.
Görüntüyü tıpkı bir fotoğraf karesi gibi beynimin en aydınlık yerine astım.
Ve o resim hayatım boyunca gözlerimin önünden hiç ayrılmadı.

 

 

LÜTFEN OKUYUN

Bir Nepal töresi.... Aileler kutsanabilmek için çocuklarını kurban
ediyorlar.

11 yaşındaki Afganlı Gulam Hader 40 yaşındaki eşiyle yanyana. Kendisini
nasıl hissettiğini soran gazeteciye; Bu adamı tanımıyorum. Kendimi nasıl
hissedebilirim ki? cevabını veriyor. Bu Fotoğraf 2007 yılında Unicef
tarafından yılın fotoğrafı seçilmiş.

9 yaşında evlendirilen Marzia Bazmohamed televizyonu bozduğu için eşinden
korkarak kendini yakmaya kalkışmış. Derin yanıklar içinde yaşam mücadelesi
veriyor ve henüz 15 yaşında.

Roshan Kasem 8 yaşında... Yanında oturan 55 yaşındaki adamla nişanlandığını
bilmiyor. Nişanlanmanın ne olduğunu bilecek yaşta değil ama çetin bir
gelecek onu bekliyor

Majabin 13 yaşında. Babası kumar borcunu onu 45 yaşındaki bu adama kuma
vererek kapatmış.

Afganistan'da kadınlar intihar eden Rokhshana Rahimi için ağıt yakıyorlar.

Ailesine kaçmak isteyen karısını öldüresiye döven bu adamı haklı bulanların
sayısı çok. bir yaşında nişanlandırılan ve 10 yaşında evlendirilen bu kadını
ise kimse anlamak istemiyor.

Çocuk yaşta evlendirme geleneği Hıristiyanlar arasında da yaygın. 11
yaşındaki Destaye Amare Ortadoks kilisesinin rahibiyle evleniyor. Etyopya'da
Ortadoks rahipler çocuk yaşta kızlarla evlenmek zorundalar.

Çocuk yaşta evlendirilen bu kızlar eşleri tarafından şiddete maruz
kalıyorlar. Vucutları gelişme seyrini tamamlamadan hamile kaldıkları için
sürekli sağlık sorunları yaşıyorlar.

Bu kötü gelenek büyük trajedilerle sonlanabiliyor. Evliliğini bitirmek
isteyen kadınlar çoğunlukla kadın tüccarlarının eline düşüyorlar ve fuhşa
zorlanıyorlar.

Stephanie Sinclair... 1973 doğumlu Fotoğraf sanatçısı bu insanlık dramını
dile getirdiği Fotoğraf dizisiyle FreeLens ödülünü aldı.

VE ŞU ANDA 14 YAŞINDA EVLİLİĞE ONAY VEREN YASA TASARISI MECLİSTEN
GEÇİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR(daha sonra 8 yaşına düşmeyeceğini kim garanti
edebilir?)

En uzak mesafe ne Afrika'dır,
Ne Çin, Ne Hindistan,
Ne seyyareler
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir..
Birbirini anlamayan..

Can Yücel

DUMLUPINAR DENİZALTISI:









10:17 (dün)  

[img ]
DUMLUPINAR DENİZALTISI:
Dumlupınar Denizaltısı (USS Blower SS-325)



Yapım Başlama:12 Ağustos 1943
Tamamlanma: 10 Ağustos 1944
Ağırlık: 1,526 ton (yüzey), 2,424 ton (su altı)
Boyutlar:95m * 8,3m * 4,6m
Derinlik Sınırı:120 m
Hız: 20,25 knot yüzey 8,75 knot sualtı
Motor:4 tane 5400 hp dizel motor,4 tane 2740 hp elektrik motor, 2 pervane
Devriye süresi:48 saat 2 knot hızda 11,000 deniz mili (20,000 km) yüzeyden 10 knot hızla (19 km/saat)
Mesafe:75 gün
Mürettebat:80 (subay ve erler)
Silah: 10 tane 21 inçlik (533mm) torpido tüpü,1 tane 5 inçlik (127mm) güverte topu,4 makineli tüfek.

23 Nisan 1944'te denize indirilen Dumlupınar, daha önce Amerikan Deniz Kuvvetleri'nde "USS Blower" adıyla görev yapmıştı. Balao sınıfı bir denizaltıdır. Geçirdiği kazalar ve arızalarla kötü bir üne sahip olan Blower, Pearl Harbor'da ilk cephe görevini yapmıştı. Lt. Cdr. J.H. Campbell komutasında 16 Aralık 1944’de Pearl Harbor’a gitti. İlk savaş devriyesini 17 Ocak 1945’de tamamladı. Java ve Güney Çin karasularında savaş bitene kadar 3 devriye turu yaptı. 1946-49 arası Pasifik filosuna
bağlı olarak değişik yerlerde alıştırma ve çeşitli görevler yaptı. 16 Kasım 1950 ‘de Türkiye ye devredildi ve Dumlupınar adını aldı. 4 Nisan 1953’de NATO tatbikatı “Blue-Sea” den dönerken Çanakkale’de Nara bölgesinde İsveç yük gemisi “Naboland” la çarpışarak battı. Şu anda 80 metre derinlikte yatmaktadır.

Akdeniz'de gerçekleştirilen NATO tatbikatına katılan 1. İnönü ve Dumlupınar denizaltı gemileri, manevraların sona ermesinin ardından Gölcük'e dönmek üzere yola çıktılar. 3 Nisan'ı 4 Nisan'a bağlayan gece Çanakkale Boğazı'na giriş yapan iki denizaltı gemisi, olacaklardan habersiz eve dönüyordu. Sakin geçen yolculuk saat 02.10 sularında
Dumlupınar için son buldu.

VE O AN...

Astsubay Hüseyin İnkaya nöbetçi olmamasına rağmen vardiya dışı görevine devam etmekteydi. Nara önlerine gelinirken rotada dikkatini çeken değişiklik üzerine köprü üstüne çıktı. İşte tam bu sırada güvertede bulunan kimsenin ne olduğunu anlayamadığı bir gürültü koptu ve denizciler suya yuvarlandı. Çarpışma sırasında güvertede bulunan 8 denizciden sadece 5'i gözlerini denizde açacak kadar şanslıydı. Bu 5 subay ve astsubayın dışında 2 er pervaneye takılarak, 1 astsubay ise boğularak hayatlarını kaybetti. Naboland, Dumlupınar'a baş torpido dairesinin sancak tarafından bindrmişti. Çarpışmanın gürültüsü Eceabat Limanı'nda demirlemiş olan gemiler tarafından duyuldu. Böylesi şiddetli bir darbe alan Dumlupınar, süratle baş tarafından batmaya başladı. Darbenin şiddetine dayanamayarak suya gömüldü. Fakat denizaltı ve hayatta kalan mürettebatının yaşayacakları henüz bitmemişti. Hızla sulara gömülen Dumlupınar'ın santral dairesinde çarpışma sonucu şiddetli bir patlama meydana geldi.
Denizaltı'nın tüm elektriği kesilmişti. Gemilerinin baş taraftan itibaren su aldığını gören denizciler hızla kıç torpido dairesine doğru harekete geçti. Kıç torpidoya varana kadar da arkadaşlarının birçoğunu kaybettiler. Dumlupınar batmaya devam ederken 22 denizci de kıç torpido dairesine ulaşmayı başarmış, burada kendine yer bulamayan arkadaşları hayatlarını kaybetmişti. Dumlupınar ilk şehitlerini böylelikle vermiş oldu...

Gümrük Motoru Olay Yerinde

Aynı gece Eceabat Limanı'nda demirli halde bulunan Gümrük Motoru'ndaki personel, telaş içinde motora gelen bir kişi tarafından uyandırıldı. Bu kişi, Nara açıklarında bir çarpışmanın olduğunu söyleyerek, motorun kaza mahaline gitmesini istedi. Derhal yola koyulan gümrük motoru, kaza yerine vardığında deniz "panayır yeri gibiydi". Naboland, tahlisiye sandallarını indirmiş, fosforlu can yeleklerini denize bırakmış ve birçok uyarı fişeği fırlatmıştı. Gümrük motoru mürettebatı, deniz üzerinde dolaşırken
tahlisiye sandallarına çıkmış ve can yeleklerine sarılmış Dumlupınar mürettebatını görerek motora aldı. Bu denizciler hızla Çanakkale'ye götürülerek hastaneye yatırıldı. Fakat hala denizin dibinde 81 kişi vardı ve onların yaşayıp yaşamadıkları bilinmiyordu. Artık onların yaşamasını ummaktan ve denizaltı kurtarma gemisi Kurtaran'ı çağırmaktan başka çare yoktu.

"DENİZ KUVVETLERİNE BAĞLI DUMLUPINAR DENİZALTISI BURADA BATTI"

Naraburnu'nda gün ağarmıştı. Havanın aydınlanması sayesinde civarda dolaşan balıkçı tekneleri Dumlupınar'ın batarken su yüzüne fırlattığı muhabere şamandırasını gördü. Beklenen haber gelmişti. Haberi alan gümrük motoru derhal şamandıranın bulunduğu yere gitti. Gümrük motorunun ikinci çarkçısı Selim Yoludüz şamandıraya uzandı ve üzerindeki yazıyı okudu:

Deniz Kuvvetlerine bağlı Dumlupınar Denizaltısı burada battı. Kapağı açın ve denizaltıyla irtibat kurun. Kapağı açtı, şamandıranın içindeki ahizeyi kaldırdı ve ümitle "Alo" dedi...

Sesine karşılık bekleyen gümrük muhafızının yüreğine, karşı taraftan gelen cevap su serpti: "Buyrun, ben Astsubay Selami" Beklediği karşılığı alan Selim Yoludüz astsubay Selami'ye ne durumda olduklarını sordu. Aldığı cevap Dumlupınar'da yaşanan trajediyi açıklar nitelikteydi. Astsubay Selami geminin 15 derece sancak yönünde yatık olduğunu, elektriğin kesik olduğunu ve kendilerinin kıç torpido dairesinde 22 kişi olduklarını
söyledi. Gümrük motorunun çarkçısı Selim Yoludüz, mürettebata Çanakkale Boğazı'nın Nara Burnu'nda olduklarını ve gemilerinin tahminen 90 metre derinlikte yatmakta olduğunu söyleyerek, "Endişelenmeyin. Kurtaran yolda. Sizi oradan çıkaracağız" dedi. Vatan görevi için denizaltıda bulunduklarını söyleyen Astsubay Selami'nin cevabı ise Çarkçı Selim Yoludüz'ün kulağına ve kalbine işledi: Ailelerimize selam söylüyoruz. Bizi
kurtaracağınızdan eminiz. Vatan sağolsun...

Bu, astsubay Selami'nin boğazın yüzeyindekilerle yaptığı ilk konuşma oldu. Saat 11:00 sularında olay mahaline gelen Kurtaran gemisinin çalışmaları sonuçsuz kaldıkça yüzeydekilerin umudu azalıyordu. Bu arada ilk konuşmanın ardından sırasıyla, Çanakkale Deniz Komutanı Albay Zeki Adar, Gümrük Memuru Selim Yoludüz bir kez daha ve 1. İnönü Denizaltısı ikinci kumandanı Üsteğmen Suat Tezcan Dumlupınar'la görüştü. Aşağıda Astsubay Selami ve arkadaşlarının zamanı azaldıkça, su yüzünde bulunanların moralleri bozuluyordu. Buna rağmen, Astsubay Selami'nin sesinde tereddütten ve endişeden eser yoktu. Bir süre sonra bir konuşma daha yapmak için
şamandıranın başına gidildi ve ahize kaldırıldı. Aşağıdan gelen sesler hazin sonun acılı haberini verir gibiydi. Ahizenin diğer ucundan sadece dualar, ezan sesleri ve iniltiler geliyordu. Saat 15:00 sularında ise muhabere şamandırasını tutan telefon kablosu koptu. Bir daha Dumlupınar mürettebatından haber alınamayacaktı...

Astsubay Selami Özben'in "Vatan Sağolsun" sözleri, 84 metre derinlikte yatan Dumlupınar'dan yükselen son ses oldu.

Kurtaran Gemisi Ve Kurtarma Çalışmaları

Kazanın ardından olay yerine gelen Amiral Sadık Altıncan, Vali Safaeddin Karanakçı ve diğer yetkililerin gözetiminde kurtarma çalışmaları başladı. Bu arada kaza çok kısa sürede gerçekleştiği için olayın farkına varmayan 1. İnönü Denizaltısı da olay yerine geri dönerek kurtarma çalışmalarında bulundu. Bu gemi dışında denizin üstünde iki muhrip, Kurtaran, motorlar ve Naboland bulunuyordu. Çanakkale Boğazı'nın akıntılı sularında Dumlupınar'ı ve mürettebatı kurtarma çalışmaları aralıksız sürdürüldü, fakat bu çaba mürettebatı kurtarmaya yetmedi. Dalgıçlar birçok defa herşeyi göze alarak Dumlupınar'a ulaşmaya çalışmış, fakat hiçbiri kurtarma çanını denizaltının
gövdesine tutturmayı başaramamıştı. Kurtarma işinin tüm gereklerinin yerine getirilmesine rağmen, ne Dumlupınar ne de mürettebatı kurtarılabildi.

Salı günü sabaha karşı ümitler tükendi. Çünkü bir denizaltı, personeline 3 gün yaşama izni vermekteydi. 72 saatten sonra içerdeki hava miktarı denizcilerin yaşamasına zaten izin vermeyecekti. Ve saat 02:15 itibariyle 3 günlük süre dolmuştu. 81 denizciden geriye kalan 22 kişiden artık ümit kesilmişti. Ertesi gün saat 15:00'te Başaran Gemisi üzerinde bir tören düzenlendi ve "Dumlupınar Şehitleri" için denize çelenkler bırakıldı.

Dumlupınar Şehitlerimizin İsimleri

Kurmay Albay Hakkı Burak,
Makine Kıdemli Yüzbaşı Naşit Öngören,
Makine Yüzbaşı Affan Kayalı,

Güverte Üsteğmen İsmail Türe,
Makine Üsteğmen Fikret Coşkun,
Güverte Teğmen Bülent Orkun,
Güverte Teğmen Macit Şengün

Assubay Kıdemli Başçavuşlar:

Şevki Özsekban,
Ali Tayfun,
Emin Akan,
Ömer Öney,
Mehmet Denizmen,
Sait Yıldırım

Assubay Başçavuşlar:

Cemaleddin Denizkıran,
Salahaddin Çetindemir,
Zeki Gider,
Kemal Acun,
Hüseyin Uçan,
Cemal Kaya,
Naci Özaydın

Assubay Çavuşlar:

Bahri Serseren,
İhsan İçdemir,
Selami Özben,
İbrahim Altıntop,
Şaban Mutlu,
İhsan Coşkun,
Hamd Reis,
Samim Nebioğlu,
Mustafa Doğan,
İhsan Aral,
Zeki Açıkdağ,
Necdet Yaman,
Tuğrul Çabuk,
Mehmet Ali Yılmaz

Mükellef Çavuşlar:

Karasulu Veysel Saygılı,
Rizeli Ramazan Yurdakul

Mükellef Onbaşılar:

Milaslı Niyazi Giritli,
İstanbullu Züğfer Ceylan,
İstanbullu İbrahim İşlemeci,
Trabzonlu Murat Yıldırım,
Bodrumlu Mehmet Kızılışık,
Bodrumlu Emin Süzer

Erler:

Çanakkaleli Mehmet Demirel,
Bigalı Ali Gökçü,
Antalyalı Nurettin Alabacak,
Bandırmalı Ömer Yalçın,
Edremitli Ali Aslan,
Lapsekili Ülfeddin Akar,
Şileli Bekir Sarı,
Sürmeneli Yusuf Demir,
Rizeli Mehmet Aydın,
Sökeli Mustafa Özsoy,
Marmarisli Nuri Acar,
Çorlulu Hüdai Çağdan,
Lapsekili Kadir Demiroğlu,
Tekirdağlı Fikri Ulaştırıcı,
Bigalı Hüseyin Sayım,
Bartınlı Hüseyin Kayan,
İzmirli Kenan Odacıoğlu,
Bursalı İbrahim Aksoy,
İzmirli Feridan Kırcalı,
Ordulu İsmail Özdemir,
Çarşambalı Hasan Arslan,
İnebolulu Ahmet Özkaya,
Çanakkaleli Enver Uçar,
Foçalı Necati Kalan,
İnebolulu Murat Suyabatmaz,
Giresunlu Mehmet Demir,
Giresunlu Galip Yılmaz,
Göreleli Hasan Kelleci
Tanrıdan şehitlerimize rahmet diliyoruz